1992 yılında İstanbul’da doğdu. Arel Üniversitesi Radyo-Sinema ve Televizyon Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı okulun İnsan Kaynakları Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Kanada Toronto’da altı ay İngilizce dil eğitimi gördü. Dört yıla yakın kendi oluşturduğu blog sayfasında ve çeşitli üniversitelerin aylık sanat dergilerinde tiyatro oyunları üzerine eleştiriler kaleme aldı. 2016’dan beri kitapevlerinde çalışmaktadır.

Uğrak bir yerdeydim. Çokça arkadaşım arasında. Daha genç sayılırdım. Taş çatlasa yirmi. Kökümü her şeye rağmen seviyordum. Kuşundan kedisinden, rüzgârından güneşinden, yağmurundan karından ayrı ayrı keyif alırdım. Hepsi beni besler, hiçbiri benden vazgeçmezdi.

Sonraları çocuklar keşfetti beni. Haşince tırmanıp alıverirlerdi henüz olgunlaşmamış yavrularımı benden. “Çocuktur” der geçerdim. Ben de henüz bir fideyken yerimde duramaz her rüzgâra başımı uzatmak isterdim. Lakin zamanla yüz çevirdim onlardan. Rızam yoktu bu erken talana.

Gelen gideni aratır demişler. Sıradaki misafirlerim birbirine âşık bir çiftti. Erkek olanı beni görünce dayanamaz, bir çakı çıkarır, kendisinin ve âşığının baş harflerini üzerime kazırdı. Bu tırmanmaktan da beterdi. Daha çok tırmalanmak gibi hissettiriyordu. Canımın yandığını duyuyordum ama mutluluklarını sineye çekmesini de biliyordum. Yine de rızam yoktu bu tatminkâr tahribe.

Genci gelir de yaşlısı durur mu? Gözlüklerini takıp bakarlardı uzun uzun en uygunumuzu seçmek için. Gölgelik yapma meziyetim dillere destandı. Hem çocukların gürültüsü de yoktu. Yaşlılar için biçilmiş kaftandım. Dayarlardı sırtlarını kaşıyı kaşıyı verir, dibimde saatlerce otururlardı. Bari biraz da okşasalar, sıcak günlerde sulasalardı. Düşkündür o yaştakiler bağ bahçe işlerine. Ama elbette rızam yoktu bu danışıklı dövüşe.

Sonunda korktuğum başıma geldi. Çocuklar büyür, sevgililer ayrılır, yaşlılar nasıl dünyamızdan giderse, bizler de kurban ediliriz günün birinde. Tespit edilenler arasındaymışım, eflatun rengi bulutlar söyledi. O an dallarıma perde indi. Yol mu ne geçecekmiş.
Çocuklarım çok üzüldü buna. Annelerinden ayrılacak olmalarına kızıp kafalarına kafalarına düşüverdiler kesim ekibinin. Gövdemi atmadılar tek. Telefon direği oldum. Umutlarımın hışırtısı bir vınlamaya dönüştü. Şimdi bir tepeden bakıyorum aziz İstanbul’a. İçimde bir yas türküsü: Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?