Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi'nin ardından Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar ve Resim Bölümü’nde lisans, Plastik Sanatlar Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tam burslu olarak tamamladı. Sanat terapisi, bilinçaltı ve psikoloji alanlarında da eğitim alan Başalan, üretimlerinde sanat, psikoloji ve tıp gibi farklı disiplinleri bir araya getiriyor. Kadın hakları, toplumsal şiddet, özgürlük ve insan psikolojisi üzerine yoğunlaşan sanatçının yurt içinde ve yurt dışında birçok kişisel ve karma sergisi bulunmaktadır. Başalan, çalışmalarını İstanbul'daki atölyesinde sürdürmektedir.

Şehir, ilk bakışta katı bir yüzey gibi görünür. Beton, cam ve asfaltın birbirine yaslanarak oluşturduğu bu sert yüzey, çoğu zaman mevsimleri bile kendi içinde yutar. Bahar geldiğinde bile, doğanın o alışıldık coşkusu burada gecikmeli, kırık ve parçalı bir şekilde kendini gösterir. Oysa dikkatle bakıldığında, şehir de baharı yaşar; ama bunu yüksek sesle değil, fısıltıyla yapar.

Kentsel bahar, kendini büyük parkların düzenli çimlerinde değil, çoğu zaman kimsenin bakmadığı yerlerde açığa çıkar. Bir kaldırım çatlağından yükselen ince bir ot, terk edilmiş bir duvarın yüzeyinde yayılan sarmaşık, yağmurdan sonra biriken suyun içinde titreyen gökyüzü yansıması… Bunlar, şehrin unuttuğu ama tamamen silemediği yaşam izleridir. Bu izler, yalnızca doğanın direncini değil, aynı zamanda şehrin bastıramadığı bir hafızayı da taşır.

Şehir, aynı zamanda bir beden gibidir. Katman katman inşa edilmiş, üzerine sürekli yeni yüzeyler eklenmiş, ama hiçbir zaman tamamen temizlenememiş bir beden. Kentsel dönüşüm ise bu bedenin hafızasına yapılan müdahaleler gibi işler. Eski yapılar yıkılır, yerlerine yenileri yapılır; fakat her yıkım, geride görünmez bir boşluk bırakır. Bu boşluklar yalnızca fiziksel değildir; aynı zamanda duygusal ve kültüreldir. Bir zamanlar yaşanmış olanın izi, silinmiş gibi görünse de, mekânın içinde dolaşmaya devam eder.

İşte kentsel bahar, tam da bu boşluklarda kendini gösterir. Yıkılmış bir binanın arsasında açan yabani çiçekler, bir duvarın ardında kalan eski bir kapının gölgesi, terk edilmiş bir sokağın sessizliği… Bunlar, şehrin kendi kendine verdiği küçük molalardır. Betonun sürekliliği içinde açılan bu kesintiler, yaşamın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır.

Sokakların dili de bu noktada önem kazanır. Şehir yalnızca inşa edilen bir alan değil, aynı zamanda sürekli konuşan bir yapıdır. Duvar yazıları, sökülmüş afişlerin izleri, üst üste binmiş reklam katmanları… Tüm bunlar, kentsel yüzeyin üzerinde biriken bir tür görsel hafıza oluşturur. Bahar geldiğinde ise bu yüzeyler değişir; renkler soluklaşır ya da belirginleşir, ışık farklı açılardan düşer, gölgeler uzar. Şehir, kendini yeniden yazmaya başlar.

Metropolde doğayla kurulan temas ise her zaman kırılgandır. Bu temas, bir parkın düzenlenmiş sınırlarında değil, daha çok kontrol edilemeyen alanlarda ortaya çıkar. Bir ağacın köklerinin kaldırım taşlarını zorlaması, rüzgârın yüksek binalar arasında yön değiştirerek beklenmedik bir serinlik yaratması, kuşların cam yüzeylerde kendilerini çoğaltan yansımalarla kurduğu ilişki… Bunlar, doğanın şehirle kurduğu müzakerenin parçalarıdır. Ne tamamen hâkimdir ne de tamamen yok olmuştur; arada, ince bir çizgide varlığını sürdürür.

Kentsel bahar, bu nedenle bir karşılaşma hâlidir. Doğa ile yapay olanın, planlı ile rastlantısalın, kalıcı ile geçicinin karşılaşması. Bu karşılaşma her zaman uyumlu değildir; aksine çoğu zaman çatışmalı, kırılgan ve geçicidir. Ancak tam da bu geçicilik, onu değerli kılar. Çünkü şehirde bahar, doğada olduğu gibi süreklilik değil, anlık bir görünürlük hâlidir.

Bu görünürlük, aynı zamanda bakma biçimimizi de dönüştürür. Şehirde yaşayan biri için çoğu şey alışkanlıkla görünmez hâle gelir. Aynı sokaktan her gün geçmek, o sokağın detaylarını silikleştirir. Oysa bahar, bu alışkanlığı kırar. Işık değişir, renkler farklılaşır, küçük detaylar belirginleşir. Bir anda daha önce hiç fark etmediğimiz bir şeyle karşılaşırız. Bu karşılaşma, yalnızca dış dünyayla değil, aynı zamanda kendi algımızla da kurduğumuz bir ilişkidir.

Belki de bu yüzden kentsel bahar, yalnızca doğanın değil, aynı zamanda dikkatimizin de yeniden uyanmasıdır. Şehrin içinde saklı olanı görebilmek, yüzeyin altındaki katmanları hissedebilmek ve geçici olanın değerini fark edebilmek… Bunlar, kentsel baharın sunduğu imkânlardır.

Sonuç olarak şehir, ne tamamen doğadan kopmuş bir yapı ne de onun basit bir uzantısıdır. İkisinin arasında, sürekli dönüşen bir alan olarak var olur. Bahar ise bu dönüşümün en görünür hâllerinden biridir. Betonun içinde açan bir çatlak, sessiz bir sokakta yankılanan bir adım, duvarın yüzeyinde kalan bir iz… Tüm bunlar, şehrin de nefes aldığını ve yaşamın her şeye rağmen kendine bir yol bulduğunu gösterir.

Kentsel bahar, tam olarak bu hatırlamadır.
Unutulanın, bastırılanın ve gözden kaçanın yeniden görünür olduğu kısa ama güçlü bir an.