Antik çağlardan beri sanat, yaratıcı bir faaliyet alanını temsil eder. Sezgi ve yargı kabiliyetini geliştiren aydınlatıcı yönüyle güçlü, yarattığı çağrışımlar nispetinde büyüleyici. İnsanın dünyayı bir bütünlük içinde algılayabilmesine, kendini bir başkasının yerine koyabilmesine, başka duygulara, başka yaşantılara, başka fikirlere açık olmasına olanak sağlar. Böylesi bir alanda faaliyet gösteren bir sanat emekçisinin de şüphesiz, sanatın gerektirdiği bu özelliklerin bilinciyle özgün bir anlatım çabası içinde olması beklenir.
Madem tanımla başladık, öyle devam edelim. İşte sanatçıyı tanımlayan yaygın cümlelerden biri: “Sanatçı, yaşadığı toplumun aynasıdır.” Aynanın, yansıttığıyla bir özdeşlik hali olduğunu düşünürsek, ayna aynı’yı da çağrıştırmaz mı? Ziya Paşa çokça bilinen bir sözünde, “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” der mesela. Yani işi, kişiyi aynıyla yansıtır. Meseleye böyle bakarsak, bir toplum duyarsızsa, kötücülse örneğin, o toplumun aynası olmak ister misiniz?
Bu ayna işi netameli. En iyisi gelin, “Sanatçı toplumun aynası değil, eserlerinde o toplumun üzerine ayna tutarak farkındalık yaratma çabasındaki insandır” deyip, çıkalım işin içinden.
Geçenlerde bir toplantıya katıldım: Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin (MESAM) 18. Olağan Genel Kurulu. Toplantı, yüreklere ve vicdanlara dokunan ağıtlar eşliğinde, savaş, yoksulluk, şiddet mağduru çocuklara adanmış görsel sunumlarla başladı ve haklı olarak şu mesaj verildi: “Sanatçı, baskının ve şiddetin karşısındadır.”
Herkes musiki eseri sahibi. Şiir gibi, şarkı gibi bir toplantı bekliyorsunuz. Keşke öyle olsa.
Öncelikle salona hitap eden genel ses rengi ve tonu erkek. Yüksek perdeden ve agresif bir ton, sürekli olarak toplantının demokratik işletildiği vurgusunu yapıyor. İşte bu seslerden biri, “Hamaset devri bitti, artık demokrasi var!” diye haykırıyor. O zaman ortam niye bu kadar gergin? Aleyhte söz isteyenlerde rahatlık ve güven duygusu yerine neden tedirginlik söz konusu? Demokrasilerin karar alma süreçlerinde “çoğunluk” kuralı vardır, evet. Ancak belli temel hakların korunması yoluyla -ki ifade özgürlüğü bu hakların başında gelir- “azınlığın” haklarını da korumak değil midir demokrasi? Kapsayıcılık ve uzlaşı da demokrasinin olmazsa olmazları değil midir?
Düşünmeye ara verip gelin tekrar salona geçelim. Üyelerden biri oturduğu yerden kürsüye sesleniyor ve konuşmanın fazla uzadığını söylüyor. Soru şu: Hatibin, kendisine seslenen muhataba yönelik tavrının ne olmasını beklersiniz?
A) Değerli üye, haklılık payın olmakla birlikte uyarı biçimin doğru değil. Toplantının demokratik atmosferini birlikte korumalıyız.
B) Değerli üyeler, bana verilen süreyi aştığımı fark edemedim, dinlediğiniz için teşekkür ederim.
C) Değerli üyeler, süreyi aştığımın farkındayım, sabrınız için teşekkür ediyor ve iki dakikanızı daha rica ediyorum.
D) Ben senin bu toplantıya ne amaçla geldiğini iyi biliyorum. Senin bu toplantıda yerin yok! Güvenlik görevlileri, bu adamı derhal dışarı atın! Atmazsanız sizin hakkınızda da tutanak tutarım!
Cevabınız A, B, C seçeneklerinden biriyse, demokratik ve barışçıl bir tutumu tercih ettiğiniz söylenebilir. Peki, salonda vuku bulan neydi? D seçeneği. Güvenlik görevlileri üyeyi ite kaka salondan dışarı çıkarıyor. Olaya seyirci kalmak, olayın kendisi kadar rahatsız edici. Konuşma süresinin aşılması halinde yapılacak uyarı daha uygun bir prosedürde ve dilde yapılabilir miydi? Elbette yapılabilirdi. Diğer yandan, ite kaka dışarı atılmayı gerektirecek bir durum var mıydı? Nedir bu mutlak itaat arayışı? Nedendir bunca tahammülsüzlük? İşte bu yönleriyle toplantı, içinden geçtiğimiz dönemin “ayna”sıydı belki de. Galiba toplantıdaki sanatçılar olarak biz de toplumun aynasıydık! Asıl üzücü olan da belki bu.
Neticede bin küsur kişinin katıldığı bir toplantı tamamlandı. Ne seçenle ne seçilenle bir kavgam var. İçimde, sebebini bulmaya çalıştığım bir burukluk ve huzursuzluk… Salondan çıkarken Âşık Mahzuni Şerif’ten bir deyiş yerli yersiz dolanıveriyor dilime: “Dövdün bari ağlayayım, oy baba oy…”
Toplantı sonrasındaki törene katılamıyorum. Törende, “Yaşam Boyu Onur Ödülü”nü Nazan Öncel almış. Sözümüzü, onun Instagram’da paylaştığı ifadelerden alıntıyla bağlayalım. Toplantıda işitemediğimiz kadın sesine ve sözüne de bir karşılık olur belki: “Acaba biz eskiden birbirimizi daha mı çok seven insanlardık? Daha mı çok, senin derdin benim derdim, derdik?”