Mücadele nerede başladı? Patriyarka, eril şiddet ve bu tahakküm ne zaman ortaya çıktı, hangi koşullarda filizlendi? Kadınların hayatında ne zaman böylesine derin bir sorun haline geldi? 1929 yılının Eylül ayında feminist bir manifesto olarak kabul gören Kendine Ait Bir Oda’da Virginia Woolf, tam da bu meseleleri tartışmaya açar: “Annelerimiz ne yapıyordu da bize bırakacak bir servetleri olmamıştı?” Peki, büyükannelerimiz neredeydi? Bu sorgulama, toplumsal rolümüzün tarihini 1929 İngiltere’sinden çok daha eskiye ve farklı coğrafyalara taşımayı zorunlu kılar.

Bazıları bu sorgulamayı MÖ 4000’lere, Yakın Doğu ve Mısır’a kadar götürür, bazıları ise kadının toplumda “öteki” rolüne geçişini toplumsal sınıfların ortaya çıkışıyla açıklar. Öyle ki bu konumlanışı Marksist çerçeveden ele alanlar vardır. Biz bunun insanlık tarihi kadar eski olduğuna inanıyoruz. Konu; dini, toplumsal ve kültürel birçok perspektiften ele alınabilir.

Kadınların tarih boyu erkeklerin karnını doyurmak, çocukları yetiştirmek ve aile içerisindeki düzeni sağlamak gibi belli başlı rolleri olagelmiştir (erkeklere yüklenen bazı toplumsal roller olduğu gibi). İş hayatında, sanatta, sporda kendini bir birey olarak gerçekleştirip tarih sahnesine çıkması yüzyıllar almıştır. Bunun yegâne sebebi, “başrol” olan erkeğin insani ihtiyaçlarını karşılayan ikincil bir konumda olmasıdır.

Bu bağlamlarda konuya bütünsel bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, eril şiddet ve baskının kökeninin tam tespitini yapabilmek mümkün değildir. Bazı kadın tanrıçaların varlığı bize tarihte bir yerde anaerkil topluluklar olduğunu kanıtlamak için yeterli değildir. Çünkü sözünü ettiğimiz gecikme yüzyıllarca hayatlarımızda köklenmiş bir fenomendir. Anne ve aşçı rolünün gölgesinden yavaş yavaş kopup hayata karışmaya başlamak ve var olmak oldukça uzun zaman almıştır.

Bu gecikmenin takibini yapabilmek için tarih sahnesindeki erkeklerin ayak izlerini takip edip yemeklerini kimlerin pişirdiğini ve bazı angarya işleri onlar için halleden kadınların kimler olduğunu gözlemlemek gerektiği gibi gelişim gösterdiği halde bilinçli olarak adı yok edilmeye çalışılan kadınları da gözlemlememiz gerekir. Kadın kimliğini kullanmadan yazan, çalışan, üreten binlerce kadın… Onların sesi, soluğu, emeği yüzyıllar sonra dahi uğruna mücadele etmemize değecek kadar kıymetliydi.

Evet bize bırakacak bir servetleri olmamıştı ama onlardan geriye insanlık tarihinin en önemli mücadelelerinden biri kalmıştı. Yaşamak, yaşatmak ve üretmek savaşı. Onların yaktığı ateşin başında şimdi bugünün kadını var. Öyle ki o da yaşamak derdinde. Ateşin harlaması için gereken tek şey Clarissa Pinkola’nın da söz ettiği “vahşi kadının ortaya çıkışıdır.”

Sözünü ettiğimiz gecikme onları hor görmek ve yetersiz hissettirmek için çürümüş bir argüman olarak hala karşımıza çıkmaktadır. Bunlar ataerkinin varlığını sürdürmek için ortaya attığı dayanaksız çıkarımlar olmaktan öteye gitmez.

Tüm bu felaketleri bir yana bırakırsak son yarım asırdır bir heyula ataerkiye şiddetli ayak sesleriyle ve Woolf’un söz ettiği dev aynaların çatırdayarak parçalanmasıyla akıl almaz bir korku salmaktadır. Filistin’de direnen Sahra bizden, faşizme boyun eğmeyen Tanya bizden, yüzyıllar önce ataerkiye direnen Olympe de Gouges bizden; sokakta her gün cinsel tacize uğrayan, korkutulan, sömürülen, ev içi emeği görünmeyen kadınlar bizden. Küçücük yaşta evlendirilen kız çocukları bizden. Türcülüğe maruz bırakılan canlılar bizden.

Ataerki bu heyuladan ürpermeli; bu mücadele annelerimizden, büyükannelerimizden yadigâr.

KAYNAKÇA
Tarihte toplumsal cinsiyet: küresel bakış açıları. (2020, Şubat). Türkiye İş Bankası.
Rochefort, F. (2019). Feminizmler tarihi. Sel Yayınları.
Woolf, V. (2019). Kendine ait bir oda. Indigo Yayınları.