Okumak için önce durmak gerekir ama durmak artık bir lüks. Bunu en iyi, sabahın köründe uyanıp gün başlamadan bir iki sayfa kapmaya çalışan biri bilir. Kitabı açar, ilk cümleye girer; derken alttan bir ses yükselir. Çamaşır makinesinin sinyali, çocuğun öksürüğü, ya da kendi zihninde açılan o liste: fatura, market, annenin tahlili, patronun cevabı… Cümle yarıda kalır. Göz satırın üstünde durur ama akıl çoktan mutfağa inmiştir. İşte tam o an okumanın ne hâle geldiğini anlarız. Bir eylem değil, eylemler arasına sıkışmış bir kaçaktır
Hep teknolojiyi suçluyoruz; ekranı, bildirimi, üç saniyeden fazla bekleyemeyen parmağı. Doğru ama eksik. Çünkü ekran sadece son halkadır. Ondan önce, dikkatin nasıl parçalandığını öğrenen bir ömür var. Okumaya oturan insan aynı anda yüz şeyi taşır. Bir gözü metinde, bir gözü kapıda… Bir kulağı cümlede, bir kulağı dışarıdadır. Güvende olmayan bir bedenin okuması başka türlü olur. Tetikte okunan metin sindirilmez; yalnızca yutkunulur.
Ve bu yük herkese aynı binmez. Kadının okuması neredeyse her zaman çalınmış bir okumadır. Herkes uyuduktan sonra ya da herkesten önce gerçekleşen çalınmış bir okuma… Woolf kendine ait bir oda istemişti. Oysa bugün odası olanların bile dikkati hâlâ ele geçirilmiş durumda. Çünkü ev içinde kadının zihni hiçbir zaman tek bir yere ait değildir. Tencerede bir şey kaynarken, çocuk öteki odada fazla sessizken, o sessizlik bile bir alarma dönüşür. Kadın okumaya çalışır ama zihni sürekli bir yoklama halindedir. Herkes yerinde mi? Her şey yolunda mı? Bu yoklama hiç bitmez, dolayısıyla okuma da hiçbir zaman tam başlayamaz. Bir cümlenin altında hep bir başka cümle akar. Az sonra ne olacak? Kim ne isteyecek? Hangi iş aksayacak? Mülk meselesi çözülse bile bu çözülmez. Çünkü çalınan artık zaman değil, dikkatin kendisidir.
Tam bu noktada yeni bir teklif çıkıyor karşımıza. Madem vaktimiz yok, madem zihnimiz dağınık; al sana kısayol. Bir kitabın özeti, üç maddede ne anlattığı, “asıl meselesi”. Yapay zekâ bunu saniyede çıkarıyor. Gir, sonucu al, çık. Ama bir metnin sonucu, o metnin kendisi değildir. Bir Sait Faik öyküsünün “sonu” yoktur; geride bir duygunun çökeltisi kalır yalnızca. Onu özetleyen kişi sana her şeyi verir, tek eksiği öykünün kendisidir.
Sindire sindire okumak tam da buydu. Sonucu değil, sürecin kendisini yaşamak; bir boşluğu hemen doldurmadan geçebilmek ve hayal kurabilmek. Çünkü okumak biraz da yazarın bıraktığı boşluğu okurun kendi içinden tamamlamasıdır. Özet o boşluğu kapatır. Kapattığı anda okuma da biter.
Sesli kitap da benzer bir eşiğe takılıyor. Kulağa akan ses durmaz, beklemez, bir cümlenin üstünde oyalanmana izin vermez; hep ileri akar, çünkü onun zamanı senin değil, kaydın zamanıdır. Oysa okumanın özü o duraklamada gizlidir. Geri dönmekte, bir satırı ikinci kez tartmakta, sayfadan başını kaldırıp düşünmekte… Hızlandırılan her okuma biçimi aslında bu duraklamayı törpülüyor.
Belki de bugün “yeni okuma biçimi” diye konuştuğumuz şey, aslında yeni bir okumama biçimidir. Metinle aramıza giren kaygının, hızın, yorgunluğun, sonuca koşma telaşının yarattığı bir okuma… Yarım, kayan, çalınmış bir okuma.
Yine de bu koşullarda hâlâ okuyanlar var. Otobüste, mutfakta, herkes uyuduktan sonra, telefonun ışığında gözleri yana yana okuyanlar… Belki sindire sindire değil; bölük pörçük, durdura durdura, geri döne döne.
Asıl soru metnin nerede bittiği değil. Asıl soru şu: Bütün bu gürültünün ortasında insan neden hâlâ bir cümlenin içine girmek istiyor? Çünkü dağılan dikkat bile bir yere toplanmak istiyor. Ve bazen o yer, bir özetin satırları değil, bir kitabın ortasındaki tek bir cümle oluyor.