Herkesin Hitler’i alkışladığı bir günde, iki insanın birbirine bakması, tarihin arka planındaki asıl insanlık anlarından birini oluşturur. Bu bakış, tarih kitaplarında yer almayacaktır. Fakat iki insanın birbirini gerçek anlamda gördüğü o gün, en baskıcı düzenlerin bile sınırlarını aşan ve tam olarak çerçeveleyemediği bir insani temasın mümkün olduğu özel bir gündür.
Ettore Scola’nın A Special Day filmi, faşizmin gündelik hayatı nasıl kuşattığını gösterirken, bir yandan rejimin normlarını içselleştirenlerin bu normlar tarafından nasıl sınırlandırıldığını, diğer yandan bu kurallara uymayanların ise dışlanarak görünmez kılındığını incelikle ortaya koyuyor. Mussolini döneminin faşist ideolojisi, sokakta marşlarla, radyoda emirlerle, evde ise yedinci çocuk için verilen vergi teşvikiyle toplumsal yaşamın her alanına sızmaktadır. Bu yüzden A Special Day, “büyük tarih” ve “kahramanlık” anlatılarının aksine, faşizmin gündelik yaşamı estetize etme biçimlerini sergiler. Ancak film, bu estetize edilmiş olağanlığın içinden küçük bir çatlak açar.
Gün, resmî törenlerin, marşların, komutların günüdür; Scola ise aynı saatlerde aynı binada birbirine açılan iki yaşamın hikayesine odaklanır. Bu atmosferi, arşiv görüntülerinin gürültülü açılışından sonra izleyiciyi büyük tarih anlatılarından çıkarıp kişisel bir hikâyenin içine taşıyarak inşa eder.
Hitler’in Roma ziyaretini yeniden canlandırmak yerine, dönemin haber görüntülerini ve rejim yanlısı radyo spikerlerinin sesini kullanarak tarihin resmi söylemini film dokusuna dahil eder. Çünkü televizyonun henüz yaygınlaşmadığı bu dönemde radyo, iktidarın sesi hâline gelmiştir ve kamusal alanın her köşesine sinmiş bir propaganda aracı niteliğindedir. Açılıştaki haber görüntüleri ve hoparlörlerden taşan radyo sesi, medyanın nasıl bir fikir birliği ürettiğini ve toplumsal bilinci biçimlendirmedeki işlevini gösterir.
Film, dönemin baskıcı atmosferini bir kadınla bir erkeğin tesadüfi karşılaşması üzerinden aktarırken, düzenle kurulan iki farklı ilişkiyi bir araya getiriyor: biri sistemin dışına itilmiş, diğeri rejimi evinin içine taşımıştır.
Antonietta, altı çocuklu bir ev kadınıdır. O sabah kocası, çocukları ve tüm apartman Hitler’in Roma ziyaretini kutlayan geçit törenine katılmak üzere evden çıkar. Antonietta ise, ev işlerini yürütmek zorunda olduğu için evde kalır. Ev içi emeği görünmez kılınmış, kimliği annelik ve eşlik rolleriyle sınırlandırılmıştır. Kitle iletişim araçları, resmî söylemler ve aile içi konuşmalar aracılığıyla yeniden üretilen hegemonik dil, onun düşüncelerini ve davranışlarını biçimlendirir.
Gabriele, rejimin heteronormatif değerlerine aykırı görülen kimliği ve antifaşist görüşleri nedeniyle devlet radyosundaki görevinden alınmıştır; o da o gün evde yalnızdır. Gabriele, rejimin dayattığı erkeklik modeline uymayı reddeden biridir. Ne asker, ne baba, ne de otoriter bir erkek figürüdür; patriyarkal düzenin ve heteronormatif normların dışında konumlanır. Bu nedenle varoluşu başlı başına bir itiraz biçimidir.
Apartmanda kalan bu iki insanın yolları kesişir. Mutfaktaki kafesinden kaçan kuşu, kapana kısılmış Antonietta’yı Gabriele’nin kapısına götürür. Gabriele, zihnini saran karanlığı bir süreliğine dağıtır; yalnızlığını bir süreliğine unutmak ister ve günü onunla geçirir. Antonietta’nın dünyasına girişi, bir başkasının bakışında varlığının gerçekten duyulduğu kısa ama yoğun bir günle anlam kazanır. Bu temas sayesinde, egemen görüşün ve toplumsal yapının, cinsiyet rolleri, ev içi emek ve heteronormatif aile yapısı üzerinden inşa ettiği düzen sinemasal bir tanıklıkla ortaya çıkar. Antonietta, Gabriele’yle geçirdiği zaman içinde, içselleştirdiği toplumsal rolleri kısmen sorgulamaya başlar. Bu deneyim, iletişimin iktidar ilişkilerinden arındığında nasıl özgürleştirici bir potansiyel taşıyabileceğini yansıtıyor.
Finalde yaşam dışarıdan bakıldığında eski düzenine kavuşur. Sokaklar yine aynı seslerle, aynı marşlarla doludur. Gabriele polis tarafından gözaltına alınır ve sürgün edilir; Antonietta ise, onu yatağa çağıran kocasının kaba sesiyle bir kez daha evin içine sıkışır. Eşinin aklında hâlâ yedinci çocuk -ismini Adolf koymayı düşündüğü- ve alacağı vergi indirimi vardır. Her şey yüzeyde aynı şekilde sürüp gidecektir. Fakat bir şeyi sezeriz: Antonietta aynı hayata döner, ama artık o hayatın farkındadır. Geri dönmüştür, ama aynı kişi değildir; kendi dünyasının dışında bir düşünsel alanın kapısı aralanır.
Scola, bu iki karakteri bir ideolojik çatışmanın iki ucuna yerleştirmek yerine, faşizmin bireyleri nasıl biçimlendirdiğini ve buna rağmen insanın iç dünyasında hâlâ direnç taşıyan bir alanın var olabileceğini gösteriyor. Bu ince ve katmanlı yaklaşım sayesinde film, metaforları ve çok boyutlu anlatımıyla her izleyişte yeniden anlam kazanıyor.
A Special Day, totaliter rejimlerin korkutuculuğunun, olağan bir günün içine yerleşmesinde yattığını gösteriyor. Bireyin kimliğini, arzularını ve hatta rutinlerini şekillendiren ideolojik aygıtların görünmezliği üzerine tekrar düşündürüyor. Yine de hayatın sıradan akışı içinde beliren sahici bir ilişki ihtimali vardır. Film, böylesi bir düzende dahi, insanın küçük karşılaşmalar aracılığıyla -başka bir gerçekliğin mümkün olduğuna dair bir sezgiyle — kendi varoluşunu duyumsayabildiğini hatırlatıyor.