Aralık 1997'de İstanbul-Şişli'de dünyaya geldi. Anadolu yakasında geçen ilköğretim yıllarının ardından, lise eğitimi için Karaköy'deki Saint-Benoit Fransız Lisesi'ne gitti. Burada öğreneceğini hiç tahmin etmediği Fransız diliyle ve yeni insanlarla tanıştı. Beş yıllık lise eğitiminden sonra, gelecekte ne yapacağını pek de bilmeyerek İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya bölümünün yolunu tuttu; ileride ne yapmak istediğini de üniversite yıllarında şekillendirdi. Paris'te Erasmus deneyimi yaşadı. Oradan döndükten sonra, bir yandan eğitimine devam ederken öte yandan da NTV'nin spor servisinde editör olarak staj yaptı. Bein SPORTS’dan sonra kariyerine Medyascope’ta editör olarak devam etmektedir.

 

“Z kuşağı”, “gençler”, “milenyaller” ve benzeri birçok kavramı son yıllarda sıkça duyuyoruz. Bu kavramlar tek başlarına bir inceleme ve tartışma konusu olmaktan çok, halihazırda bazı kurum ve organizasyonlara kök salmış olanı nasıl yerinden edebilecekleri ve potansiyellerinin ne olduğuyla gündeme geliyor. 2023 genel seçimlerinde ilk kez oy kullanacak olan yedi milyon genç seçmenin Türkiye’nin geleceğine nasıl tesir edebileceği hakkında detaylı bir analiz bekliyorsanız sayfayı değiştirmek için çok geç değil. Bu yazının asıl konusu¸ spor dünyasında bazı saltanatların nasıl yıkılmak üzere olduğu.

 

Futbolda bir dönem kapanırken…

 

Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’nun arasındaki rekabet yeşil sahaları aşıp, neredeyse pop kültürün bir parçası haline geldi. Meşin yuvarlağa en uzak kişiler bile bu isimlere az çok aşina. Futbolun 150 yıllık tarihinde bu iki oyuncunun şöhretine yaklaşan diğer isimler 70’li ve 80’li yılların efsaneleri Pele ve Maradona olabilir. “Tarihin en iyi futbolcusu” olma yolunda Messi-Ronaldo rekabeti, uçuk bonservis ücretleri ve şovun mücadelenin önüne geçmesiyle futbolu belki de ebediyen değiştirdi. Bundan sonra futbol, benzer tatta rekabetleri çok arayacak gibi görünüyor.

 

Messi 33, Ronaldo ise 36 yaşında. İnsan ömrüne göre gayet genç yaşlar olsa da futbolcular için bu yaşlar, ‘emeklilik’ habercisi. 2007’den beri Ballon d’Or’u -bir futbolcuya verilebilecek en prestijli bireysel ödül- kendi aralarında toplam 11 kez kazanan bu süper yıldızların kariyerlerinin sonu gün geçtikçe yaklaşıyor. Öyle ki, 2004-2005 sezonundan bu yana ilk kez ne Messi’yi ne de Ronaldo’yu Şampiyonlar Ligi’nin çeyrek final turlarında göremedik. Bu ikiliyi tahtlarından edebilecek en güçlü adaylar ise turnuvanın bu aşamasına adeta gövde gösterisi yaparak geldi: Kylian Mbappe ve Erling Braut Haaland.

 

Spot ışıkları artık onların üzerinde

Fransız Mbappe 1998, Norveçli Haaland ise 2000 doğumlu. İddialarının temelinde ise son iki – üç yıla yayılmış istikrarlı performansları yatıyor. Haaland geçen yıl Salzburg formasıyla ilk kez çıktığı Şampiyonlar Ligi’nde adından söz ettirmiş, grup aşamasında 18 yaşında bir çocuk olarak attığı sekiz gol ile büyük sükse yapmıştı. 14 maçta attığı 16 golle Avusturya Ligi’nin de tozunu atan Haaland’ın bu çıkışı kendisine Avrupa’nın elit kulüplerinden Borussia Dortmund’un kapılarını açtı. Haaland performansının tesadüf olmadığını, Alman ekibinin formasını giydiği 38 Bundesliga maçında attığı 34 golle kanıtladı. 21’lik genç Norveçli, Avrupa kupalarında da devleşmeyi sürdürüyor. Haaland, ilk 14 Şampiyonlar Ligi maçında attığı 20 golle, bu sayıya en hızlı ulaşan oyuncu oldu. Ronaldo, Şampiyonlar Ligi’nde aynı gol sayısına ancak 56 maçta ulaşabilmişti.

Mbappe ise daha uzun bir süredir futbolseverlerin dilinde. Genç Fransız, 2016-17 sezonunda Monaco formasıyla 26 gole katkı sağlamış ve takımının, PSG’nin dört yıllık egemenliğine son verip Fransa şampiyonu olmasında başrolü oynamıştı. Bu başarısı, ona rakip takımın kapılarını açtı ve genç golcü 145 milyon euro karşılığında Paris ekibinin yolunu tuttu. Mbappe o günden bu yana PSG formasıyla 163 maçta 123 gol gibi sansasyonel bir sayıya ulaştı. Şampiyonlar Ligi’nde ise şu ana kadar toplam 27 gol attı. Messi’li Barcelona’ya karşı yaptığı hat trick belki de Arjantinli’ye “Senin dönemin kapandı” mesajıydı.

 

Formula 1’de pist gençlerin

 

Motor sporlarının zirvesindeki organizasyon şüphesiz Formula 1. Bu sporun zirvesinde yıllarca kalan da şüphesiz Alman efsane Michael Schumacher. Schumi’nin rekorları uzunca süre kırılamayacak gibi görünse de son iki – üç yılda yaşananlar, rekorların kırılmak için olduğunu gösterdi. Bu rekorları tarihe gömecek olan da, İngiltere’nin küçük şehirlerinden Stevenage’da, orta halli bir baba ve annenin çocuğu olarak doğan Lewis Hamilton’dı. Lewis sırasıyla pol pozisyonu, yarış galibiyeti gibi alanlarda Michael’in rekorlarını kırdı, geçen aralık ayında da en önemli rekor olan yedi dünya şampiyonluğunu egale etti. İstatistik olarak artık tarihteki en başarılı F1 pilotu Lewis Hamilton. Bu başarıları ona geride kalan aylarda şövalyelik unvanı bile kazandırdı ve tam adı ‘Sir Lewis Hamilton’ oldu.

Nitekim Sir Lewis’in devri de bitmek üzere. Artık 36 yaşında. Gridde* şu an onun koltuğuna oturmaya aday iki pilot var: Max Verstappen ve Charles Leclerc. Hollandalı Max Versttappen, eski Formula 1 pilotu Jose Verstappen’in (Schumacher’in de takım arkadaşlığını yapmıştı) oğlu. Çocukluğu yarış pistlerinde geçen ve babasının izinden giden Max, genetik özellikleri ile doğal yeteneğinin birleşmesi sonucu daha 18 yaşındayken F1 tarihine geçti. Verstappen,  Red Bull takımıyla çıktığı ilk yarış olan 2016 İspanya Grand Prix’sinde Hamilton, Vettel, Rosberg gibi pistin en iyilerini geride bıraktı. O gün bugündür, Formula 1 tarihinde yarış kazanan en genç isim unvanını taşıyan Versttappen, 2021 sezonunun başladığı şu günlerde de Hamilton’a zor anlar yaşatmaya devam ediyor. Genç pilotun sezonun ikinci yarışı olan Imola’da aldığı zafer, bazı şeylerin bitişi ve başlangıcını simgeliyor olabilir.

Max’a, Formula 1’in önümüzdeki 10 yılına damga vururken engel olabilecek tek bir isim var: Monakolu Charles Leclerc. Aynı Max gibi 1997 doğumlu pilotun kariyeri rakibinden üç yıl daha geç başlamış olsa da, yetenekleri onu spordaki daha ikinci yılında efsanevi Ferrari takımına taşıdı. İtalyan ekibiyle üçüncü sezonuna başlayan Leclerc, şu ana kadar iki yarış galibiyeti ve yedi pol pozisyonunu geride bıraktı. Ferrari eski günlerini aratsa da o, yarış severleri asla hayal kırıklığına uğratmıyor. Monakolu pilot 2019’da İtalya’daki Monza yarışını kazanarak, dokuz yıl sonra Ferrari hayranlarına bu pistte bir zafer yaşatmıştı. Tifosiler’in yüzü dokuz yıl sonrasında evlerinde ilk kez gülmüştü.

Formula 1’de bu yıl yapılan ilk iki yarışın ardından oluşan tabloda lider Hamilton. Hemen arkasında Max Verstappen, Lando Norris ve Charles Leclerc gibi yaşları 21-23 arasında değişen pilotlar sıralanıyor. Belki de bu sezon bize, normal bir F1 sezonundan çok, eski ve yeninin savaşını gösterecek.

 

Basketbolun zirvesine tırmanan Sloven: Luka Doncic

 

‘Tarihin en iyi basketbolcusu veya basketbolcuları kimdir?’ gibi bir soru yöneltsek, çoğunluğun vereceği yanıt, Michael Jordan, LeBron James, Kobe Bryant, Wilt Chamberlain gibi isimler olur. Aynı soruyu aktif oyuncular için soracak olursak karşımıza yine LeBron ismi çıkar. Ancak şu an NBA’in zirvesindeki isimlerin yerini almak için bekleyen en büyük aday, Kuzey Amerika’nın yetiştirdiği oyunculardan biri değil. Bahsedeceğimiz kişi, 1999’da Avrupa’nın 2,1 milyon nüfuslu ülkesi Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da doğan Luka Doncic.

Küçük Luka, doğduğu şehrin takımında oynarken daha 13 yaşında Real Madrid Basketbol’un radarına girdi ve genç yaşına rağmen kıtanın en iyi basketbol takımlarından biri olan İspanyol ekibiyle beş yıllık bir sözleşme imzaladı. 16 yaşında kulüp tarihinin en genç oyuncusu olan Luka, 2018 yılında da Avrupa basketbolunun zirvesine çıktı. EuroLeague Finali’nde Real Madrid, kupanın son şampiyonu Fenerbahçe ile karşılaştığında sahnede yine Doncic vardı. Sarı-lacivertlilerin peş peşe ikinci şampiyonluk hayallerini suya düşüren Doncic, okyanusun ötesine de göz kırpmayı başardı.

18 yaşında NBA’e adım atan Luka’nın öne çıkmadığı maç sayısı yok denecek kadar az. Geçirdiği üç sezonda da birçok rekora imza attı, istatistiklerde yukarı doğru hızla tırmandı. Bunlardan belki de en dikkat çekicisi triple-double istatistikleri. Luka, 22 yaşına gelmeden en fazla triple-double yapan isim olarak NBA tarihine geçti. Şu an toplam triple-double sayısı ise 34. Bu istatistik Michael Jordan, Kobe Bryant ve Kareem Abdul-Jabbar gibi efsaneleri geride bıraktığı anlamına geliyor.

Geçen sene oynanan play-off karşılaşmalarında da yine Doncic rüzgarı vardı. Takımı Dallas Mavericks ile LA Clippers karşısına çıkan Doncic, ‘ilk play-off maçında en fazla sayı atan oyuncu’ unvanını 42 sayıyla ele geçirdi. Aynı zamanda LeBron’dan sonra bir play-off maçında 40+ sayı atan ilk 21 yaşındaki oyuncu oldu. Doncic takımını şampiyonluğa taşıyamasa da gelecek için yeterli sinyalleri verdi. 2011’de bir başka Avrupalı, Alman efsane Dirk Nowitzki ile NBA şampiyonluğuna uzanan Mavericks bunu şimdi Sloven bir çocuktan umuyor.

 

***

 

Tüm bu genç sporcuları, alanlarında tarihin en iyisi olmaya aday göstermek şimdi sadece basit birer varsayım. Eğer onlar bu varsayımları hayata geçirir ve gerçekten aktif sporculuk yaşamlarında zirvede olurlarsa buna kimse şaşırmayacak. Ama bu genç adamlar, büyük hikâyeler yazma konusunda tahtlarına oturacakları isimler kadar şanslı değil. Her şeyin hızla tüketildiği günümüzde, onların yazacakları hikâyeler kaçınılmaz olarak çabucak eskiyecek, eski ikonların yazdıkları kadar akılda kalıcı olmayacak.

Belki bu noktada genç sporcular, haleflerinden ve belki de biraz ağır kaçacak tabirle ‘yaşlılardan’ daha farklı bir şey yapmak zorunda. Şu an içinde yaşadığımız dünyanın eksikleri çok fazla, onu bu hale getirenler elbette gençler değil. Düzeltebilecek olanlarsa onlar. Spor, sosyal ve gündelik yaşamdan izler taşır. Eğer bu alanlardan birinde köklü değişimler görürsek, elbet diğerlerine de sirayet edecektir ve bizi şu an beklemediğimiz, bilinmez yerlere götürecektir.

 

* Formula 1’de otomobillerin start öncesi çift sıra halinde dizildikleri alan.