Maltepe Üniversitesi Sivil Havacılık Kabin Hizmetleri bölümünden 2021 yılında mezun olmuş, ardından İstanbul Üniversitesi Marka İletişimi bölümüne geçiş yapmıştır.
Havacılık sektörünün yanı sıra, çocukluğundan beri süregelen ''yazma'' tutkusunu profesyonel bir basamağa taşımak adına, özel bir kurumdan yaratıcı yazarlık eğitimi almıştır. Edebiyatist dergisinde “Kavuşumun Sancısı” adlı hikâyesi ve "Haykırış" adlı kitapta da ‘‘Eksik Yara’’ isimli öyküsü ile yer almıştır. Televizyona duyduğu ilgiyle spikerlik-sunuculuk eğitimini tamamlamıştır. Sanatın iyileştirici gücüne her zaman inanmış ve piyano çalmayı hayatının bir parçası hâline getirmiştir.
Şimdi ise hikâye, makale yazıyor ve sektörde kendini daha da geliştirmek adına senaryo yazma eğitimine devam ediyor.

Öncelikle, az sonra okuyacağınız metni, gençlerin -özellikle de Z kuşağının- içinden bir ses olarak yazdığımı bilmenizi isterim. Yazıyı okumaya böyle başlayın lütfen. Zira yazımın içinde, geçmişte yapılan araştırmalara yer yer değinirken, aslında bizim hayatımızda istatistiklerin, mantıksal taktiklerin çok da değerinin olmadığını fark edeceksiniz. Yapılan araştırmaların sonuçlarıyla dilimizi anlamaya çabalayıp bizimle aynı yolda yürümek isteyen onca kişiye teşekkürlerimi sunarken, cümlelerimin ve fikirlerimin arasında, gençlerle sizi buluşturacağımı temenni ediyorum.

“Biz, her şeye hayret eden bir millet olduğumuz için albayım, sevinç ve şaşkınlıkla ellerimizi çırpıyoruz. Zaten her zaman alkışlarız. Beğensek de, beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız. Ruh bilimciler de öyle söylüyor: Çocuk kalmak iyiymiş. Biz de iyi kaldık albayım; medeniyet bizi bozamadı.” 

Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar

“Anlaşılamama” en temel sorunlarımızdan biri

Genç kuşak, diğer kuşakların aksine, siyasete bakışını kökten farklılaştırarak yola çıkmış olan ve bu düzlemde o yola devam eden bir kuşak. Gençler siyaset, oy kullanma kavramlarının altını “maneviyata ve geleceğe” yönelik doldururken, geçmiş nesiller “maddiyata ve geçmişe” yönelik dolduruyor.  Bu kadar derin bir farklılığın ortasında, gençler için “anlaşılamama”, elbette en temel sorunlardan biri hâlini alıyor. Bahsettiğim bu çatışmaya günlük yaşam içinde de, geçmiş kuşakların söylemlerinde de çok sık rastlıyoruz aslında: “Aman, eski günlere dönmeyelim”, “Çocuklar, siz eski zamanları bilmiyorsunuz”, “Şimdi en rahat zamanlarımız”… Ve bu söylemlere karşın, gençlerin “Çözmemiz gereken birçok şey var”, “Dünya hakkında bilinçlendirmemiz gereken bir toplumumuz var”, “Geleceğimizi hayal ettiğimiz gibi inşa etmemiz için bizi anlamanıza ihtiyacımız var”, “Gelecekte ortaya çıkacak sorunlar için şimdi bir şeyler yapmamız lazım” sözleri… Güney Afrika’da yapılan bir çalışmada, gençlerin demokrasiyi “umut ve kahramanlık” ile özdeşleştirdikleri gözlemlenmiş. Bu terimler, fark ettiyseniz, herhangi bir maddiyatı tanımlamıyor. Aksine, maneviyatın altında bir hazine yattığını destekliyor. 

Eğer bugün bir ülkenin işleyişinde aksaklık varsa o ülkede “kaybolmuş değerler zinciri” hâkimdir

İşte bu yüzden gençler olarak biz çözümü, insanlığın temelini onarmakta arıyoruz. Az önce bahsettiğim araştırma, bizim ülkemizin gençleri üzerinde yapılan bir araştırma değil. Ancak dünyanın neresine giderseniz gidin tüm ülkelerin ekonomi, sağlık, eğitim düzeyleri farklı olmasına rağmen hepimiz aynı cümleleri kuruyor, aynı şeylerin içinde çözümü arıyoruz çünkü her birimiz sadece kendi ülkemizde değil dünyada da bir şeylerin ters gittiğinin farkındayız. İşleyişin sadece stratejik olmasını, güçlü olanın güçsüzün elinden tutmamasını, yaşadığımız dünyayı ne denli bir güçle kendi kendimize mahvettiğimizi, küresel ısınmayı, hayvanların çektiği eziyetleri, çiçeklere basmayı, ozon tabakasının delinmesini büyük sorunlar olarak gören belki de ilk nesiliz. Bu yüzden bizim sorunumuz, geçmişte yaşananları değil şimdi yaptıklarımızı fark ettirmekte. Sorun olarak bu saydıklarım, aslında tüm toplumların üzerinde durması, bunun üzerine ciddi anlamda kafa yorması gereken şeyler. Biz ülkemizin düzenini sağlamak istiyorsak önce bilinçli bir toplumun ve dünyanın inşasını sağlamak zorundayız. Unutmayın ki, eğer bugün bir ülkenin işleyişinde aksaklık varsa o ülkede “kaybolmuş değerler zinciri” hâkimdir. Eğitim alanında yaşanan bir sorun, kendi içinde gençlerine ve ülkesinin geleceğine verdiği değerle çatışıyordur aslında. Sağlık sektöründeki aksaklık, sağlıklı bir toplumun değerini yeterince kavrayamamış olmakla ilgilidir. Bunlar gibi birçok sorun, yine insanların yok olmuş değerleriyle eşleşecektir. KONDA’nın gençler üzerinde yaptığı bir araştırmada, “Ülke için aşağıdakilerden birisini tercih etmek durumunda olsaydınız hangisini tercih ederdiniz?” sorusuna katılanların %47’sinin “insancıl bir toplum”, %26’sının “istikrarlı bir ekonomi” ve %27’sinin “güçlü devlet” cevabını veriyor olması da şimdiye kadar söylediğim cümleleri kanıtlar nitelikte. Bu yüzden sorunun temelini keşfetmiş genç kuşak olarak biz, bizden önceki nesillere bu farkındalığı yaşatmak gibi büyük bir sorumluluğu sırtlanmış durumdayız. 

Gençler “geleceğin belirsiz yoluna” daha okul sıralarındayken antrenmanlı başlıyor

Evet, biz bilinçli bir toplumun önemini savunurken sağlam bir toplumun ancak ve ancak güçlü bireylerden oluşabileceğinin de farkındayız. Bunun farkında olmamızı sağlayan en büyük etken ise, geleceğimizin belirsiz yoluna belki de daha okul sıralarındayken antrenmanlı başlıyor ya da böyle yapmak zorunda kalıyor olmamız. Genç olarak kendi ilgi alanı ve yeteneğimize göre eğitim görmemiz gerektiğini, iyi bir yere gelmek istiyorsak da sayısal derslerde çok iyi olmamızın şart olduğunu zorla da olsa öğrendik. Daha sonra üniversite sonuçları açıklandığında sadece sayısalda başarısız olup artık kendini hayatın çoğu alanında başarısız hissedecek olan gençler olarak, hiç istemediğimiz bölümlere kayıtlarımızı yaptırıp okuduk. Burada da, sadece sevdiğimiz bir işi yapabileceğimizi, kendimizi ancak böyle güçlü ve mutlu hissedebileceğimizi öğrendik. O kendimizi hiç ait hissetmediğimiz bölümlerimizden mezun olup tatminsiz bir ruh hâliyle keplerimizi havaya atarken de özümüzle eşleşen bir parçayı asla bulamayacağımız iş hayatlarımızı, mutsuz ve kendimiz olmayı deneyimleyemeyecek birey hâllerimizi karşıladık aslında. Sağlam bir toplumun temelini yaratmak için ilk adım olan “eğitim”de hatalarımız vardı bizim. “Belirsiz bir yol,” dedim ya işte, bir sonraki adımımızı görememek ve bunun gösterilmemesi; kendi yaşamımızın üzerinde yanlışlar yaparak hayatın, birey ve toplum olmanın doğrusunu öğretti bize. Sonra fark ettik ki, bizden önceki tüm kuşaklar da bu belirsiz yolun yolcusuydular. Hepsi çalışkan ama çok mutsuz, sinirli bireylerdi. Baktığımızda gördüğümüz; kötü ekonomi ve niteliksiz eğitim değildi de, asıl bunlara sebep olan insanların kendi birey hâllerini oluşturamamış olmasıydı. Birey olmayı becerememiş insanlar, toplumu oluşturmaya çalışınca da pek sağlıklı gelişmedi bu süreç tabii. Bu belirsiz yolun topluma armağan bıraktığı en bariz şey buydu sanırım. 

Dolayısıyla biz, ne kendilerine bu yoldan başka bir yol öğretilmemiş önceki kuşaklara kızıyoruz ne de bunu yaşadığımız için kendimize. Bildiğimiz ve göstermek istediğimiz tek şey, bu belirsiz yoldan başka yollar olduğu. Nesiller boyu yürüdüğümüz bu yolun daha en temelinde bir sorun olduğunu gösterebilmek ve gelecekte toplumu oluşturacak yeni nesillere başka bir yol sunabilmek. Şu an “ev genci” kavramının arasında sıkışıp kalmış, işsizlikle başa çıkmaya çalışırken bir yandan da mutlu olacağı bir işi yapmak için uğraşan gençler olarak, geleceğimiz için korkusuzca yürüyoruz. Bu yol, belki de ilk defa bu kadar cesur yürüyenleri görüyor çünkü biliyoruz ki, sadece kendi hayatımızın bile daha iyi koşullarda olmasını istiyorsak yürüdüğümüz yolu yeniden inşa etmeliyiz önce. Yazımın girişinde de size bahsettiğim gibi,  bizim hayatımızda istatistiklerin, mantıksal taktiklerin yeri en çok da bu yüzden yok. 

Rakibimizi yanımızdaki insanın zihninde değil, kitaplardaki cümlelerde arıyoruz

 “Başınızı dik tutun, yumruklarınızı da indirin. Kim size ne derse desin, sinirlerinize hâkim olun. Değişiklik olsun diye, kafanızla mücadele edin. Öğrenmeye dirense de kafa denen şey iyi bir şeydir.”  Bu cümle Harper Lee’nin  Bülbülü Öldürmek romanından alıntı. “KAFANIZLA MÜCADELE EDİN!” diyor Harper. Eğer bir şeyi değiştirmek istiyorsanız birbirinizin kafalarıyla değil kendi kafanızla mücadele edin. Bizim toplumumuzda bunun tam tersinin yapıldığı aşikâr. Eğer biraz olsun çevrenizi gözlemlemeye yatkınsanız anlayacaksınız ki, insanlarımız birbirinin zihinleriyle doyasıya mücadele ediyor. Sadece siyasi anlamda değil herhangi bir konuda fikrini sunarken bir süre sonra karşısındaki insanın zihniyle kavga edip kendi düşüncesini ona mıhlamaya çalışır hâle geliyor. Oysaki yenmemiz, öğretmemiz ve birbirimizin zihinleriyle mücadele etmemiz gereken bir sorumluluğumuz yok. Harper da zaten bu yüzden “Kendi kafanızla mücadele edin,” diyor. “Karşınızdaki insanın zihninin sorumluluğunu almak yerine sadece kendi kafanızın sorumluluğunu alın, ona bir şeyler öğretin,” diyor çünkü eğer herkes bunu yaparsa bir süre sonra doğruyu göstermek gibi bir içgüdüyle yürümeyecek, karşımızdakinin zihniyle kavga etmeyeceğiz. Hatta ve hatta, kendi kafamıza bir şeyler öğretirken bir yandan toplumumuzun da güçlendiğini fark edeceğiz. Bu yüzden biz gençler, kendi zihnimizle mücadele etmeye bayılıyoruz. Rakibimizi, yanımızdaki insanın zihninde değil kitaplardaki cümlelerde arıyoruz. Psikolojimizi, yürüyeceğimiz yolu da böyle koruyoruz bir yandan. Dünya klasikleri ile edebî, psikolojik ve sosyolojik romanlar bir kaçışı, öğrenişi aynı zamanda da büyümeyi beraberinde getiriyor. Elbette ki, geleceğimize dair birçok soru işaretiyle geziyoruz kafamızda. Herkes kadar. Ama daha cevabını bulmaya çalıştığımız şeyler varken zaten bilmediğimiz bir şeyi karşımızdakine öğretmeye çalışmıyoruz. Kendimize öğretmemiz, kendi kafamızla mücadele etmemiz gereken daha çok şey var. Bazen içimize dönmek ve sadece onu beslemek lazım çünkü kendimizi doyurduktan sonra, doyurmamız gereken başka bireyler kalmayacak toplumumuzda.  

Bizim oylarımız “bireyin toplumdaki anlam arayışı” için 

Jean de La Bruyere, toplumu şöyle tanımlıyor: “Toplum dediğimiz zaman koskoca bir kitle düşünürüz; oysa bu kavram, tek tek kişilerden oluşan milyonun bir araya gelmesinden başka bir şey değildir.” Genç nesil olarak sanırım bizim de en iyi öğrendiğimiz ve üzerinde durduğumuz şey bu oldu. Bu yüzden, ülkedeki tüm sorunların çözümünün, birey olmayı başarabildikten sonra bilinçli bir toplum oluşturmakta yattığını bilerek sandıklara gidiyoruz.  Ne kadar iş, eğitim, sağlık, gelecek hakkında savaşımız olsa da hepsini bir kenara itip önce birey olmayı başarabilmiş bir toplum adına mühürlerimizi basıyoruz. Eğer biz bugün, gerçekten yakındığımız tüm sorunların bitmesini ve güçlü bir millet olmayı istiyorsak şimdiye kadar yaptığımız yanlışlarla yüzleşmeli, doğru bir gelecek için kendi toplumumuzun aydınlık yolunu hep birlikte inşa etmeliyiz. 

Genç bir zihnin dehlizlerinde gezinmeyi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim.

“Hiç kimse, herkes tamamıyla özgür olmadan özgür olamaz, tamamıyla ahlaklı olmadan ahlaklı olamaz. Hiç kimse, herkes tamamıyla mutlu olmadan mutlu olamaz.”

Herbert Spencer