Mitoloji kelimesi Yunancada bir çeşit efsane, masal, hikâye anlamına gelen mythos ile bilim anlamına gelen logos kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Epos ise destan anlamındadır. Mitoloji, çok eski zamanlarda yaşamış insanların inandıkları tanrıların, kahramanların, perilerin hayat ve maceralarından bahseden hikâyelerdir. Bu hikâyelerin çıkış noktası da dindir; mitoloji için bir zamanlar yaşamış insanların dini diyebiliriz kısacası. Yaşadığımız topraklarda da pek çok efsane anlatılır. Truva Savaşı bunlardan bir tanesidir. İlyada destanında Homeros, Truva Savaşı’nın yalnızca 51 günlük kısmını anlatır. Savaşın dokuz sene sürdüğünü ele alırsak, bu 51 günlük kesit hikâyenin oldukça küçük bir parçasıdır. 

İlyada’yı okurken, bu destanı neden benimsemediğimizi düşündüm. Homeros’un İzmirli olduğu söylenir; destan, bugünkü Çanakkale sınırları içerisinde geçer. Ama biz bu hikâyeye çok uzağız. Evet, bu topraklara 1071 yılında gelmiş olabiliriz; fakat toprak kayıt tutar. Truva Savaşı da Troya halkının, yani Anadolu topraklarının hikâyesidir. Bu yüzden benimsenmesi, anlatılması gerektiği kanaatindeyim. 

İlyada destanının ana konusu nedir peki? Bize ne anlatır? Homeros; Akhilleus’un Agamemnon ile kavga edip savaştan çekilmesi ve bu yüzden Zeus’un buyruğu üzerine talihin Troyalılara gülmesi, ardından Akhaların yardımına koşan Patroklos’un öldürülmesi ile Akhilleus’un yeniden savaşa katılması ve Hektor’u öldürmesi üzerinden destanın ana çatısını kurar. İlyada’nın asıl konusu, öfkenin yıkıcı bedelidir. 

Peki bu savaş ne için çıkmıştır? Güzellik ve aşk için. Bir düğünde güzellik yarışması düzenlenir. Afrodit, Athena ve Hera bu yarışmaya katılır ve Paris’ten kimin en güzel olduğunu seçmesini isterler. Tanrıçalar, kendilerini seçmesi karşılığında Paris’e vaatlerde bulunur: Athena, başarılı ve zeki bir savaşçı olmayı; Hera, güçlü bir hükümdar olmayı; Afrodit ise dünyanın en güzel kadınının aşkını vaat eder. Paris, bu teklifler arasında Afrodit’inkini cazip bulur ve onu seçer. Bunun üzerine Afrodit, Helena’yı Paris’e âşık eder ve Paris, Helena’yı kaçırır. 

Helena’nın eşi Menelaos bu duruma öfkelenir ve abisi Agamemnon ile birlikte Troya’ya savaş açar. Ancak Agamemnon için mesele yalnızca Helena değildir; kimsenin fethedemediği Troya topraklarını ele geçirmek ister. Görünüşte aşk ve güzellik için başlamış gibi dursa da savaşın ardında güç ve hırs vardır. Hatta bazı söylenceler, İlyada’nın cesur kahramanlarının bile aslında savaşa gitmek istemediğini anlatır. Odysseus deli taklidi yapar, Akhilleus kadın kılığına girer. Ama kader onları yine de savaşın içine sürükler. 

Bu savaşta tanrılar da taraf tutar, olaylara sık sık müdahale ederler. Apollon birçok kez Hektor’u korur, Athena Akhilleus’a yardım eder. Zeus ise İda Dağı’ndan savaşı izler; o da tarafsız değildir. Patroklos’un ölümüne kadar savaşın yıkıcılığı, dövüşlerin sertliği ve her iki tarafın da onurlu mücadelesi anlatılır. Akhilleus, yarı tanrı olarak neredeyse insanüstü bir figür gibi çizilir; sanki insani duygulardan uzakmış gibi görünür. Ancak çok sevdiği Patroklos’u kaybettiğinde her şey değişir. Öfkeden deliye dönen Akhilleus, savaşa geri döner; intikam ve hırsla doludur ve Patroklos’u öldüren Hektor’u katleder. 

Fakat İlyada’nın asıl gücü burada başlar. Çünkü bu destan, kahramanların yalnızca güçleriyle değil, kırılganlıklarıyla da var olduğunu gösterir. Akhilleus, Hektor’un cansız bedenini sürüklerken bir savaşçıdan çok, acısıyla baş edemeyen bir insan gibidir. Ne var ki Priamos’un gece vakti gizlice Akhilleus’un çadırına gelip oğlunun bedenini istemesiyle destanın tonu değişir. Bir baba ile bir oğlun yasını tutan başka bir adam karşı karşıya gelir. O an, Akhilleus’un öfkesi yerini anlayışa bırakır. Düşmanlık, kısa bir süreliğine de olsa insanlığın önünde geri çekilir. 

İşte İlyada tam da burada bize şunu fısıldar: Kahramanlar sandığımız kadar yenilmez değildir. Onlar da sever, kaybeder, öfkelenir, pişman olur. Ve en önemlisi, kaderden kaçamazlar. Tanrıların yön verdiği bir dünyada bile, insanın en büyük savaşı kendi içindedir. Akhilleus’un öfkesi, Hektor’un onuru, Priamos’un acısı… Hepsi aynı gerçeğe çıkar: İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, yazgısının dışına çıkamaz. 

Belki de bu yüzden İlyada yalnızca bir savaş destanı değildir. O, insan olmanın ağırlığını anlatan zamansız bir hikâyedir. Ve belki de bu hikâye, sandığımızdan çok daha fazla bize aittir.