Bahar İstanbul’da önce erguvanlardır; şehrin son yüzyılda değişen, son yirmi yılda ise deforme olan çehresinde hâlâ değiştirilemeyen parçası. Sokaklar kentsel dönüşüm için dönmüşken, şehrin silueti vinçler ve plazalarla kendi kendini tersyüz etmişken erguvanlardan yana talihliyiz diyebiliriz. Tanpınar Beş Şehir’de erguvanların baharın ta kendisi olduğunu söyler, baharın habercisi değil. Bizans’ın asıl çiçeği. Porphyrogennetos, yani “mor odada doğan”, Doğu Romalı imparatorluk veliahtlarına verilen bir unvan. Bu unvanı almak için veliahdın, imparatorluk rengi erguvani mor renkli mermer odalı imparatorluk yapılarından birinde dünyaya gelmesi gerekir. Yani yurttaşların edinebilecekleri bir sıfat değil. Fakat bahar herkes için bahar. Bugünlerde erguvanlar herkes için erguvan. Ama bugünün mor odada doğanları da inşaat zenginleri, ihaleciler ve diğerleri herhalde. Yurttaşlara da tasfiye edilen haklarından geriye kalanla, sığınacak yer bulamasalar da baharı ancak erguvanlara rastladıkları yerde tanıyabilmek imkânı kaldı. O da tabii yeşilin kaldığı küçük tefek alanlar artık.
Erguvanların arada baş gösterdiği şehirde, kentsel dönüşüm politikalarının barınma krizine dönüştürdüğü yurttaşlar için işler zorlaştı. Her birimiz, bırakın mor mermer odaları, başımızı sokacak bir dört duvar bulmayı hayatın en önemli meselesi hâline getirdik. Oysa temel haklardan dem vuracaksak barınma en temel hakkımızdı. Bugünlerin aklıma getirdiği de Sulhi Dölek’in Kiracı romanı oldu. Öyle ya, bugünlerde aklında barınma kaygısıyla dönenen, ne erguvanların ne çiçek açan baharın tadını çıkarabilen, yurttaşlık hakları budanmış kiracılardan başka neyiz?
Sulhi Dölek’in hep hakkında hak ettiğinden az konuşulan bir yazar olduğunu düşünmüşümdür. Kiracı romanı, yayımlandığı 12 Eylül sonrasında bir kamu çalışanı olan Kerim Kocaman ve ailesinin barınma sorunlarını anlatır. Aslında eski İstanbullu Kerim Kocaman, maaşıyla yerleşecek düzgün bir ev bulamaz; maaşı da zaten ev kirası ve aile giderlerini karşılamakta yeterli gelmez bir türlü. Maaşlı emekçinin maişet derdini İstanbul’un değişen ve bozulan çehresinde resmeder roman. İstanbul değişmesine değişir ama bu seferki değişim, dokunun geri döndürülemez biçimde bozulduğu; şehrin yerlilerinin başlarını sokacak yer bulmakta zorlandıkları; eskiden geriye kalan ne varsa ekonomik koşulların gölgesinde değerlerin de aşındığı bir emlak hapishanesine dönüşür. Tek maaşlı bir emekçinin ailesiyle başını sokabileceği bir konut bulması imkânsızdır. Sulhi Dölek, 12 Eylül ertesinde şehrin parçalanışını, yerlinin kendi sokaklarına yabancılaşmasını, tarihten kalanın tasfiyesini ve şehir namına kalanın hızlıca metalaştırılmasını anlatır. Şehrin yerlisi Kerim, gecekondulaşmayla, getto mahalleleriyle yüzleşir. Mülkiyet rejimi yurttaştan yana değildir; gecekondular, şehre çalışmaya gelen emekçilerin kendi konutlarını kendilerinin inşa etmek zorunda bırakılmasıdır aslında. Ama bu da kamu arazilerinin yok pahasına elden çıkarılması, şehirlilerin ise dışlanmasına neden olur. Barınma krizi kamucu olmayan politikalarla çözümlenmeye çalışılır. Gelinen noktada Kerim Kocaman’ın bugünkü İstanbul’un hâlini görse ne düşüneceğini tahayyül etmekte zorlanıyor insan.
Bugünün İstanbul’unda, hâlâ erguvanları beklenmedik köşe başlarında selamlamak insanı gülümsetiyor. Ama kiracıların payına düşende pek bir ferahlık yok. İnşaata bağlanan finans sermayesi sisteminde yurttaş için ayrılan bir yer yok. Fakat bahar her zaman yeniden doğuşu temsil eder; doğa uyanır, yeşerir. Yunan mitolojisinin hikâyesidir; mevsimler panteonla anlatılır. Demeter’in kızı Persephone ilkbaharda yeryüzüne çıkar, sonbaharda ise Hades’in yanına döner. Hayat ilkbaharda yeniden başlar.