Erenköylü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra çevirmen olarak çalışmaya başladı. "Bütün Dünya" ve "Elele" dergileriyle çeşitli firmalarda sözlü ve yazılı tercümanlık yaptı. Emekli olduktan sonra öykülerine daha fazla zaman ayırabildi. "Mavi Öyküler", "Her Zamanlı Kadınlar" ve "Gölgem Gölgelere Karıştı" adında üç öykü kitabı; ayrıca "Mavi Bebek Masalları" adında bir çocuk kitabı vardır. Kızı ve torunuyla birlikte hâlâ Erenköy’de oturuyor.

“Dergimiz yazarlarından Serpil Öktem için…”

Caddede buluştuk. “Kafam çok bozuk” dedi.

Nedenini sordum. “Ne olacak, gene annem,” dedi. “Yaşamaktan vazgeçmiş gibi, dalıp dalıp gidiyor. Artık hiç yerinden kalkmak istemiyor. Zorluyorum ama bir işe yaramıyor. Tek adım bile atmadan torba gibi yere bırakıyor kendini. Ne yapacağımı şaşırdım. Biliyorum, bu dünyada az zamanı kaldı. Gel bir de sen bunu bana anlat. Bir türlü kabullenemiyorum. Şimdi bunları konuşmak istemiyorum ama. Annem evde yalnız, tam tamına iki saatim var. Hazan yapraklarına basa basa yürümek istiyorum.”

Sahile indik. Bütün yol kahve, sarı ve kıpkırmızı yapraklarla kaplanmıştı. Kedilerden, martılardan ve yanı başımızda uzanıp giden denizden söz ettik. Ona otların arasından baş veren güzel mi güzel, renkli mi renkli ve alçakgönüllü çiçekleri gösterdim. Neşelendi yine, dertlerini unutuvermiş gibi kahkahalar attı. Benim de içim rahat etti.

Zordu yaşamı. Yirmi yıldır hasta annesine bakıyordu. Hayatındaki her adımı ona göre planlıyordu. Bebek bakar gibi bakıyordu annesine, hiç yüksünmeden. Annesi ölünce tek başına kalmaya hazırlıyordu kendini. “İyi ki varsınız,” diyordu. “Arkadaşlarım olmasa bu dünyaya katlanamazdım.”

Onun hakkında yazmak şimdi bana çok zor geliyor. Bu bir öykü olsa önce kafamda tasarlar, gezip dolaştıkça derinleştirir, notlar alır, öyküm olgunlaşınca hemen oturup yazardım. Ancak Serpil’in arkasından bir ağıt yazmak hiç içimden gelmiyor. Günlerdir kâğıdı ve kalemi itekliyor, yazmamak için her yolu deniyorum. Onunla olan dostluğumuzdan arta kalan anı kırıntılarına ne kadar uğraşsam da istediğim biçimi veremiyorum. Bir parça hep eksik, sözcükler hep gerçekçi. Sinemdeki yumru giderek büyüyor. Ancak yazarak parçalanır biliyorum. Demek ki yazmalıyım.

Sıralı değildi ölümü. Benden on beş yaş daha gençti. Bu da birdenbire gidişini kabullenmemi güçleştiriyor. “Genç arkadaşım,” derdim ona. “Ben bunadım, sen gençlerle görüş.”

Güler geçer, “Bunaklar bunadığını bilmez, sen bildiğine göre daha bunamamışsın.” derdi.

Kızgındı, dünyada olup bitenlere sinirlenir, ateşli sözcüklerle karşı çıkardı. Örneğin, Filistinli bir çocuğun ölümünü ta içinde hissederdi.

Akıllıydı, bu boşuna ölümlerin gerçek sebeplerini anlardı. Yanı başımızda oynanan oyunların arkasında yatanları çok iyi bilirdi. Kendini olup bitenden soyutlayamazdı. Elinden bir şey gelmemesi onu çıldırtıyordu.

“Edebiyat benim ilacım,” derdi. “Sadece okurken ve yazarken dünyam değişiyor.”

Salaş bir kahvede buluşur, bira içip sarı leblebi yerken son okuduğumuz kitapları birbirimize anlatırdık. Öykü yazmak, ancak çok güzel, çok dokunaklı, çok anlamlı öyküler yazmak istiyor; bunun için gece gündüz çalışıyordu. Yazdığı öyküleri bana okur, üzerinde konuşurduk.

Çok zamanlı yaşıyordu. Geçmişin travmasıyla geleceğin yalnızlığı arasında gidip gelirken yaşadığı ana değer vermesini öğrenmişti. Daha çocuk yaştayken Üsküdar’daki ahşap evinin cayır cayır yanmasını izlemek zorunda kalmıştı. Bu alevler, onun yaşamına hiçbir zaman unutamadığı bir korku odağı olarak yerleşmişti. O gece, ayağındaki terlikler ve geceliğiyle ortada kalmış, aynı durumda olan annesi ve babasıyla birlikte katılıp kalmış, gözyaşı bile dökemeden tüm varlıklarının küle dönüştüğünü görmüşlerdi. Ancak çok sonra bunun ne anlama geldiğini anlayarak ağlayabilmişlerdi.

Günün birinde annesi öldü. Buna hazırlıklıydı; ancak onun sevgisi olmadan nasıl yaşanacağını bilmiyordu. Bundan böyle kimseden sorumlu değildi, düşünmek zorunda olduğu kimse yoktu. Bebeği kucağından alınmış, hayatı bomboş kalmıştı. Artık sadece iki saat değil, istediği kadar dışarda kalabilirdi. İlk başlarda birden karşılaştığı bu özgürlükle ne yapacağını bilemeden bocaladı. Zamanla alıştı bu yeni duruma.

Birlikte bir geziye çıkmak istiyorduk. Neşeyle hazırlanıyor, planlar yapıyor, bavulumuza koyacaklarımızı sırayla sayıyorduk.

Ne olduğunu, nasıl olduğunu hiç anlamadım. Geziyi erteledik, apar topar ameliyata girdi; sonra bir daha ve bir daha. Peş peşe üç ameliyattan sonra apar topar ayrıldı aramızdan.

Nur içinde yat, sevgili dost.