1996 yılında Ankara'da doğdum. İstanbul'da yaşıyor ve grafik tasarım alanında çalışıyorum. Uzun zamandır öykü yazıyorum; ancak yazılarımı değerlendirilmesi için dergilerle paylaşmaya bu sene başladım. Yazar olmak istiyorum, vaktimi kendimi bu yönde geliştirmek ve eğitmek için değerlendiriyorum. Günlük hayatın detaylarından, içsel ve insan ilişkilerindeki çatışmalardan beslenen öyküler yazmaktan keyif alıyorum.

2025 yılında “Türk Filmi” adlı öyküm Lento Dergi'sinde yayımlandı.

“Kör Bıçak” adlı öyküm hakkında ise Notos'un Ekim-Aralık 105. sayısının atölye bölümünde bir değerlendirme yazısı yayımlandı. 

“Çektin mi?”

“Of abla, bir dur. Makinayı beceremedim, şurasından mı sarılıyor, nasıl emin olacağız çektiğinden?”

“Ya sen çek hadi, uzaklaşıyor. Gördün ama değil mi? Gördüm dedin çünkü.” Tekrar arkama baktım. Uzakta, ama orada. Sevincimi, sokağı belli belirsiz aydınlatan soğuk elektrik direğiyle paylaşıyorum. İncecik beyaz elbisemle yapıştım direğe, sanki ona sarılmışım gibi oldu. Seslensem kaçıverecek, sarılsam da onu bir daha bırakmayacağımdan korkacak. Peşinden koşsam… Ben sadece onun var olduğunu bilsinler istiyorum. Deklanşörün sesini duyunca düşüncelerimi olduğu yere bırakıp hemen objektife geri çevirdim kafamı.

“Oldu sanırım. Nereden buldun sen bu külüstürü? Telefondan da çekerdik fotoğrafı.”

“Onu boş ver şimdi. Hem analog makine daha iyi ışığı soğurur, telefonlara güvenmiyorum. Bununla çıkmıştır.”

“Ya tamam da, orada nasıl buldun bu makineyi?”

“Ne?”

“Şeyde yani işte… Hastanede…”

“Buldum işte! Rica ettim! İstedim! Beş senede iyi dostlar biriktirdi ablacığın. En azından ihtiyaç anında camı kırabileceğim dostlar.” Beğendim bu lafı. Aferin kız Özlem. İhtiyaç anında camı kırınız yazıyor ya hani. Hep metrolarda, böyle hastanelerin duvarlarında falan olur. Hastane…

“Abla bak, kaçmadın yine değil mi? Ne bileyim ayağında terlikler falan… Bana bir değişik geldi. Bir de bu saatte mi? Seni öylece salıverdiler mi yani? Annemi babamı aramaları gerekmez mi önce? Eşyaların falan vardır, onları taşırdık eve? Evrak mevrak işleri? Hem sen beni nasıl aradın?”

“Üf, umarım yine ağzındaki baklayı ıslanmadan annemlerin önüne tükürüvermedin?
‘Gel Gül Sokak’ta buluşalım’ dediğimde ne yaptın? Birine bir şey dedin mi? Senden alt tarafı bir tane bir şey istedim Selim! Sadece kendini alıp buraya gelecektin! Yanımda olmanı istedim. Kendim de yapardım zaten. Dedin mi bir şey?”

“Abla tamam sakin ol, garip geldi sadece. Daha önce kaçtığında. Yani… Girip çıktığında evi aramışlardı. Neyse işte, sen şimdi böyle beni cepten arayınca…”

“Selim’cim, ben yetişkin bir kadınım. Hem bak, bir garipliğim yok. Gayet iyiyim. Çektinse gidelim hadi ablacım. Daha düzgün kamera yokmuş gibi makaralı fotoğraf makinesiyle kanıt peşindeyiz bir de. Neyse, bir şekilde işime yarayacak. Buna da uydurma diyemezler artık ha? Kurtuluşum olacak bu kurtuluşum. Bana bak, evrak işleri de hallolur, tamam mı? Sen takma kafanı.”

Makara demişken; annemin makara ipleriyle oyun yapmıştım kendime, hatırlıyor musun? Hepsini birbirine bağlayıp evin her tarafını rengârenk donatmıştım. Sahi annem ne yapıyor Selim? Beni konuşuyor musunuz hiç? Ben çok konuşuyorum sizinle. Özellikle de annemle. Ne çıkar ki anne oyundan diyorum? Hangi çocuk oyun oynarken yediği tokadın acısını hatırlar? Bana bunu yadigâr bıraktın diyorum da, cevap gelmiyor anamdan.

Kafamın içindeki ailem ile çok mutluyum biliyor musun? Geçen gün doktor olacak o salak karıya da aynısı dedim. “Zihninde konuştuğun gibi ailenle de konuşmayı denesen?” dedi. Bak bak, annemle yüzleşmedim ya, aklı sıra onu diyor bana. Biz anlamadık doktor hanım, sizin haberiniz var mı bilmem ama diplomalı deli diyorlar arkamdan. “Kız psikoloji okudu delirdi.” demişler anneme. Evet, annem bir kavgada ağzından kaçırmıştı. Kimsenin yüzüne bakamıyormuş, zaten belliymiş böyle olacağım. Belliyse niye doğurdun demek istedim de…. Diyemedim işte, ben zaten bir şeyleri hep diyemiyorum. O da kendinden utanıyor, benden böyle bir şey çıktı utancı yaşıyor. Ne çıktı ki, ne çıktı?

“Sen de ondan çıktın Selim?”

“Anlamadım abla, ne dedin?”

“Ha yok, öyle işte mutluyum ya ne dediğimi biliyor muyum?”

Her şeyi bilip orada kalmak çok zor Selim. Evdeki dört duvara benzemiyor hiçbir duvar. Esas orada kalmak deliliğin ta kendisi. Bize nasıl bakıyorlar biliyor musun? Annemin gözlerinden okuduğum gibi: canavar gibi. Yalnız sana güvenebilirim Selim. Sen benim hep küçük kardeşim olarak kalacaksın. Herkes birinin gölgesinde büyür, sen benimkinde büyüyemedin.

Keşke her şey silinse, gölgem gibi.

“Gölgemi ilk kaybettiğim günü hatırlıyor musun Selim?”

“Abla, yine ne diyon ya gölge mölge? Hadi dönelim eve artık. Anneme de bir şey demedim sen öyle apar topar çık deyince. Merak ederler.”

“Ben hatırlıyorum…”

Sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum sanıyorsunuz da benim gözlerimden bakmayı hiç denemediniz ki? Benim gözlerimden mi açtınız dünyaya gözlerinizi de şimdi yumuyorsunuz? Sizin de gölgeniz var; adım başı takip ediyor sizi. Ben fark ettim de besleyip büyüttüm gölgemi. En iyi okullara gönderdim onu. Hiçbir şeyini eksik etmedim. Karanlık anılarımın içinde bir konak inşa ettim, bütün çocukluk anılarımı yaktım ısınsın diye. Çocukken üzerime kilitlenen kapıların anahtarlarını verdim; her odayı açsın, özgür hissetsin kendini. Ama sokak kapısının anahtarını da verdiğimi bilmiyordum. O özgürleşince ben hapsoldum. Sonra adım başı gölgemi aradım durdum. Gölgem yok dediğimde şaka yapıyorum sandınız. Benimle aramadınız. Kaybettim gölgemi. Öğlen güneşinde, sokak lambalarının altında sizin gölgeleriniz var. Benimki yok. Kaçtı işte.

“Abla geri dönelim istersen. Hem ben gördüm dedim de sokağın ucundaki gölgeyi gördüm demek istedim. Biri geçiyordu, bir karaltı vardı. Hani kapkaranlık duruyor diye. Hiç aklıma gelmedi senin bu şeyin… Ondan mı çektik fotoğrafı? Gözünü seveyim, bak yine papaz olcaz annemle. Sen gidip yatıyorsun da sonra ben uğraşıyorum evdekilerle!”

“Selim yürü! Gördüm demedin mi? Dedin. Ayrıca delinin delile ihtiyacı yok. Ama benim var, gördüm diyorum. Üç gün önce yatakhanenin camına geldi, adresi saati verdi. ‘Bu saatte burada ol. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz Özlem, ben artık özgürüm ama seni de özgürleştirebilirim’ dedi. Beni kurtaracak bugün. Bu fotoğraf kurtaracak beni. Sen de gördün işte gölgemi, sokağın ucunda. Aynı benim gibi giyinmişti, benim gibiydi yürüyüşü… Gördüm diyorum. Gördüm.”