Enver kapıyı araladığında, arabanın içinde keskin hatlı, kırmızı ve sivri burunlu bir ayakkabı belirdi. Ayakkabının ucu yere değer değmez, asfaltın gri ruhu bir anlığına kor kırmızısına boyandı. Enver’in desteğiyle aşağı inen bu kırmızı gölgeyle birlikte, Kurum Müdürü Pervin Hanım nefes nefese yanlarında bitti. “Aman efendim, hoş geldiniz!”
Hemen ardından, arabanın içinde civciv sarısı, dalgalı bir saç belirdi. Hareket ettikçe bukleleri gün ışığında pırıltılar saçıyordu. Elindeki paketleri temkinli bir tavırla Enver’ e uzattı: “Al bakalım şunları, ama dikkat et. Pastaları özel hazırlattık, formları bozulmasın.” O sırada Enver arabayı uygun bir yere park etmek için ön koltuğa oturdu. Parmakları alışkanlıkla sağ tarafta bir anahtar yuvası aradı ama ne bir delik ne de bir metal çıkıntısı vardı. Genç adam, ruhu çekilmiş bir makineye bakarmışçasına donup kaldı; kontaksız bir araba, nefes almayan bir gövde gibiydi. Sivri Burun Ayakkabı, arabanın çalışmadığını görünce “solda canım solda” diye seslendi. Enver’in yüzü kızardı, soğuk bir ter attı. “Ömrümüzde Porsche mu gördük ki dilinden anlayalım?”
Sivri Burun Ayakkabı ile Sarı Saç, müdürün önünden; Enver ise müdürün arkasından yeni açılan Mahalle Evine giriş yaptılar.
Yeşilpınar Mahallesi’nin kadınlarına özel açılmış bu bina eski bir taziye eviydi; ancak içine yerleşen kadınların kahkahaları duvarlardaki hüznü çoktan kazıyıp atmıştı. Muhtarların bitmek bilmeyen arzuları, binanın ruhunu taziye sessizliğinden alıp şenlikli bir mekâna çevirmişti. Mahalleli kadınlar kimi zaman bu mahalle evindeki el işi kurslarına katılıyor kimi zaman ise sırf sohbet etmek için buraya geliyorlardı. Kuşkusuz kendi ev ortamlarını oluşturmuşlardı. Ördükleri dantellerle, işledikleri nakışlarla duvarları süslemişler, dolaplara çeyizlik fincanlarını, bardaklarını dizmişlerdi.
Salona önce Sivri Burun Ayakkabı girdi. Kollarını oynattığında bileklerindeki takıları şangır şungur ses çıkarıyor, parfümünün o ağır kokusu her yanı sarıyordu. Sarı Saç da salona adım atıp arkadaşının koluna tutundu. Yanak yanağa verip salondaki kadınları ve çocukları selamladılar. Boyası kalkmış masalara, rengi solmuş sandalyelere bakıp nereye oturabileceklerini düşünürlerken Pervin Müdür hemen sözü aldı. “Sevgili kadınlar, bugün aramızda çok kıymetli misafirlerimiz var. İstanbul trafiğine aldırmadan çok uzaklardan gelerek hediyeleriyle bizleri ziyaret etmek istediler.”
Sivri Burun Ayakkabı, dengede kalmakta zorlandığından kendi etrafında sallanıp duruyor, düşmemek için arkadaşından destek alıyordu. Boğazını temizlerken çıkardığı ses, salondaki tüm konuşmaları bıçak gibi kesti “Ihı ıhı şey evet, bugün benim için çok anlamlı bir gün, oğlumun doğum günü niyetine sizlere pasta getirdik.” Dönüp Enver’e “hani” der gibi baktı sonra. Müdür usulca öne doğru adım atıp “Mutfağa götürdük, hemen hazırlayacağız, güvenilir ellerde siz hiç merak etmeyin lütfen.” diye fısıldadı.
Mahalleli kadınlardan biri “Azıcık müzik açalım da havamızı bulalım!” demesiyle o meşhur Ellik türküsü yankılandı. Kadınlar birer birer sandalyelerinden kopup ortada halka oluştururken, salon sanki kendi etrafında dönüyordu. Halkadakiler coşkuyla el çırpıyor, müziğin tınısıyla kendilerinden geçiyorlardı. Sivri Burun Ayakkabı, telefonunu çıkarıp birkaç fotoğraf aldıktan sonra silikonlu kırmızı dudaklarını öne doğru büzerek o bilindik pozla selfie çekti. Sarı Saç ise bir yandan canlı yayın yapıyor bir yandan da gülücükler saçıyordu. Pervin Hanım Sivri Burnu’nu kolundan tutup halaya davet etmek isteyince Sarı Saç da arkalarından oyuna girdi. Müdür, bir yandan bileklerini ustalıkla kıvırıyor bir yandan da türküye eşlik ediyordu. Ta ki o incecik topuk Sivri Burun’ dan kopup, bir mermi gibi fırlayarak halkanın orta yerine, tozlu zemine saplanana kadar. Müzik o an bıçak gibi kesilmiş; yerdeki topuktan çevreye soğuk bir sessizlik yayılmıştı.
Pervin Hanım, boşlukta kalan ellerini saklayacak yer bulamayınca çığlığı bastı: “Enverrr, yetiş!” Enver, halkanın ortasına bir gölge gibi düştü. Tozlu zemine saplanan topuğu tek hamlede söküp Sivri Burun’a uzattı. O an Enver’in yüzünde istemsiz bir gülüş belirdi; gülüşün tam ortasında ise siyah bir mühür gibi duran çürük dişi parlıyordu. Öfkeden yüzünün hatları değişmişti kadının. Adamın ona uzattığı o topuğu alıp rasgele fırlatacakken içeriye elinde mumları yanan pastayla üç mutfak çalışanı kadın girdi. Aylardır maaş alamadıkları için öğlenleri kurumdaki müdürlerin yedikleri kebapların artıklarını eve götüren çalışanlar bu kutlamaya gönüllü olmuşlardı. Sarı Saç, pastanın yanına giderek fotoğrafçıya bakıp o yardımsever pozunu verdi. Deklanşörün “şak şak” sesleri, az önce donan kadınların coşkulu alkışlarıyla birleşti. Her flaş patladığında, mutfak çalışanlarının umutsuz halleri bir anlığına görünmez oluyor, yerini sahte ışık seline bırakıyordu.
Pervin hanım küçük bir kız çocuğunu elinden tutarak Sivri Burun’un yanına getirdi. Çocuğun kulağına eğilip ne söyleyeceğini hatırlattı. Kız, elindeki hediye paketini utana sıkıla karşısındaki ağır parfüm kokulu kadına uzatırken birkaç kez yutkundu. “Şeyy, bunu sizin için çizdim.” Sivri Burun’un yüzünde az önceki gerginliğin izleri kaybolmuş yerini tebessüme bırakmıştı. “Ah, canım benim, ne tatlısın sen.” Eliyle fotoğrafçıya işaret ederek fotoğraf çekmesini istedi. Hediye paketini bir çırpıda açıp abartı bir şaşkınlıkla “Vov!” dedi. “Ne güzel bir resim bu, amma da yetenekliymişsin sen, adın ne bakayım?” Çocuk olduğu yerde dona kalmış, pür dikkat karşısındaki kadını izliyordu. Kısa bir sessizlik olunca Pervin Hanım araya girdi. “Adı Meltem, efendim.” Sivri Burun Ayakkabı, neden sonra küçük kızın omzuna dokundu. “Bu güzel hediyeni oğlum Orkun’un Çırağan’daki doğum gününde kendisine vereceğim.” Bu söylemine karşılık ne çocukta ne de salondakilerde en ufak bir tepki vardı. Ortamın sessizliğini Sarı Saç’ın kahkahası bozdu. Kadın ne yapacağını bilemeyip Sivri Burun’un ve çocuğun arasına girdi. İki kadın dudaklarını büzerek selfie çekilirken çocuk hangi amaçla orada bulunduğunu anlayamadan “Pasta yemek istiyorum artık.” diyebildi.
Pervin Hanım pastayı masaya koyar koymaz bütün çocuklar pastanın etrafına üşüştü. Kimisi çilekli kremayı parmakladı, kimisi neşeyle kokladı. Pasta kesilemeden çocukların yüzlerine bulaşmıştı bile. Kutunun o görkemli süsleri havada dolanırken kadınlar da pastadan nasiplerini almak için masanın etrafına dizildiler. Ne doğum günü ne de Çırağan Sarayı hiçbirinin umurunda değildi. Herkes pastanın derdindeydi.
Sivri Burun Ayakkabı, Enver’in uzattığı o eğreti topuğu gizlice yerine tutturmaya çalışırken ayağında bir çiçeğin olduğunu fark etti.
“Nasıl ya,” dedi şaşırarak. “Şimdiye kadar bunun üstüne mi bastım ben? ”