Klinik Psikolog Berrak Gökoğlu, 2017 yılında Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Klinik Psikoloji Bölümü’nde tamamladı.

Psikanalist Yavuz Erten'in verdiği “Dinamik Psikoterapide Teknik ve Pratik” ve “Psikanalizden Dinamik Psikoterapilere” adlı temel eğitimlerini tamamlamadı. Varoluşçu Akademi'de Varoluşçu Psikoterapi üzerine de eğitim almaya devam etmektedir. Beden ile varoluşçuluk arasındaki ayrılmaz ilişkiyle yakından ilgilenmekte, farkındalıklı dans çalışmalarının içinde aktif olarak yer almaktadır. 

Polente Psikoloji ekibinde, yetişkinlere yönelik online ve yüz yüze bireysel psikoterapi seansları yürütmektedir.

Geçen gün bir kiraz ağacının yaşamdaki son anlarına tanıklık ettim. Hazırlık yapılıyordu; kesilecekti. Artık bir kiraz ağacı olarak yaşamının sonuna gelmişti. Neden kestiklerini sordum.

“Dip kurdu,” dediler. “Tüm köklerini kuruttu. Ağaç artık tamamen ölü.”

İçime bir sızı yayıldı. Köklerini kaybederek, yıllar içinde yavaş yavaş ölen bir kiraz ağacının cenazesine denk gelmiştim. Geriye yalnızca kurumuş, rengini ve canlılığını yitirmiş bir gövde ve dal silueti kalmıştı. Kendini bilmeyen, kendini taşımakta zorlanan, yorgun ve artık kesilmeye hazır bir kiraz ağacı duruyordu karşımda.

Toprağını tanımıyordu; bu çok belliydi. Yıllarca sessiz sessiz köklerini yiyen dip kurtları onu toprağına ve çevresine yabancılaştırmış, gövdesiyle kökleri arasındaki iletişimi koparmıştı. Oysa toprağın en dipteki köklerinden dallarının en ucuna kadar birbiriyle sürekli bağlantı hâlinde olan bu yaşam ağları, zamanla birer birer ışıklarını söndürmüştü. Sanki hafızasını kaybetmişti kiraz ağacı.

Artık gövde toprağına sağırlaşmış, oradaki bilgiyi kendine katamaz olmuştu. Bütününü parçalara ayıran dip kurtları tarafından sakatlanmıştı. Dışarıdan bakıldığında hâlâ bir ağaç formundaydı; ama gövdesine dokunduğunuzda içindeki boşluğu, tedirginliği ve ürkekliği hissedebiliyordunuz. Sadece fiziksel dünyada “durarak”, devrileceği günü bekler gibiydi.

Bir saat içinde kiraz ağacını parçalara ayırarak devirdiler. Tek tek dökülen dallarını toplayarak cenazesini kaldırdılar. Ardından kurumuş köklerine bakmaya gittim. Dip kurdunu merak ediyordum. Küçücük böcekler toprağın altını sarmış, kökün içindeki tüm yaşamı emerek onu boğmuştu.

Bu bir bellek kaybıydı.

Ağacın kendisiyle ve dünyayla kurduğu diyalogun kopuşuna sebep olan bu dip kurtlarının, biz insanlardaki karşılığını düşündüm onlara bakarken. Sanki bizlerin de içinde irili ufaklı dip kurtları geziniyor gibiydi. Hatırasız, belleksiz, olduğun hâline yabancı ve dünyayla teması kesilmiş bir hâl yaratıyorlardı.

İlk aklıma Alzheimer hastası olan canım anneannem geldi. Belki de bu yüzden çekilmiştim bu kurumuş kiraz ağacına. Anneannemden çok iyi tanıyordum ben bu dip kurtlarını aslında. Eğer bir Alzheimer hastasının sürecine yakından tanıklık ettiyseniz, ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuzdur. Alzheimer’ın seyri de böyle ilerler: Kişinin kendi belleğine ve anlamlarına erişimi engellenir; zamanla hayatla, bedeniyle ve zeminiyle teması kopmaya başlar.

Tıpkı bizim kiraz ağacı gibi, bu hastalar da nerede olduklarına, kim olduklarına ve çevrelerinde dönüp duran insanlara sağırlaşırlar. Kocaman, tekinsiz bir savrulmanın içine sürüklenirler. Diyalog kesilir; geriye yalnızca sorular kalır:

“Kim bu insanlar?”
“Sen kimsin?”
“Ben neredeyim?”
“Nasıl yürürüm, nasıl yemek yerim?”

Toprağıyla teması kesilen bu hastalar, ürpertici bir yalnızlık içindedirler; kendi ıssız bedenlerinin içinde. Bellekle kopan temas, bedenle de yavaş yavaş kopar. Duyular, konuşmalar, kavramlar, yürümeler, çiğnemeler birer birer bedeni terk etmeye başlar.

Aynı kiraz ağacı gibi sallanmaya başlar gövdeleri; rüzgârların karşısında nasıl dik duracağını bilemeyen bedenleri, hacimlerini küçültür. Ayağını bastığı zemini tanıyamaz hâle gelen bu insanlar, annelerinin memesinden sonra ilk tanıştıkları zemine artık yabancı gözlerle bakarlar. Kendi oluş hâline dair tüm izleri kurutan dip kurtları, kişiyi bu yabancı dünyanın içinde kocaman, tekinsiz bir yalnızlıkla baş başa bırakır.

Kökünü ve hatıralarını kaybeden insan, kiraz ağacı gibi devrileceği günü beklemeye başlar.

Bir de hayatın en başında dip kurtlarıyla dolu, “güvensiz” bir toprağa doğmuş insanları düşündüm. İlk bakım vereniyle -yani hayattaki ilk zeminiyle- kurduğu bağ en baştan zayıf olanları… Onlar, köklerini dip kurtlarıyla dolu bir toprağın içinde salmaya çalışan ağaçlar gibidir. Bağlar sağlamlaşamaz; kökler eğreti, özensiz ve savruktur. Daha en başta onları bu dünyada düşürmeden tutabilecek biri yok gibi hissederler. Onları bu dünyada karşılayan o cılız bağ, kendilerini bu bilinmez dünyada güvende hissetmelerine yetmez.

Kişi, bağlantıyı hissedemediği bir toprağın içinde yaşamayı ve büyümeyi öğrenir zamanla. Dışarıdan gelen her temas, yeterince köklenememiş bir beden için yıkıcı bir tehdit hâline gelir. Hatıralarda yalnızca “hayatta kalmaya” dair kayıtlar birikir. Küçük bir esintinin fırtına gibi yaşandığı günler kalır akılda. Korkularla kaplı bu hatıralar, bugünde yaşamaya devam eder; güneşi ateş sanır, kuşu ejderha…

Hatıralar sadece zihinde değil, tüm bedenin ve hücrelerin içinde taşınır. Bedenin ve zihnin bu dünyayla ve kendi içinde kurduğu bağ zarar gördükçe, kişi yerini, yönünü ve bu dünyadaki ağırlığını da kaybetmeye başlar.

Güvenli bir bağın tadına varamamış olan bu kişi, sanki ilişkilerinde heceleyerek konuşur. Hep parça parça, kopuk kopuktur her şey. Kendini parçalara ayırmış biri, ancak göstermek istediği parçalarını sunar karşıya; ama asıl tehlike, bu parçaları bütün sanmasından gelir.

Bağlamsız bir hayat zemininde kurmaya çalışır yaşamını. Çok çaba, çok efor; fazlasıyla da öfke demektir bu. Tek başına, kimseyle paylaşamadan içindeki dip kurtlarıyla yaşamaya çalışır. Dışarıdan varlığını sürdürebilir gibi görünürken, bedeninin ve ruhunun içi kiraz ağacının gövdesi gibi kırılgan, yılgın ve ürkektir.

En büyük tehlike, dip kurtlarıyla yaşamayı öğrenmiş bu insanların toprağını duymaya ve onunla temas etmeye çalışmayı bırakmasıdır. Bunun yerine, bir sonraki esintiye ya da yağmur damlasına karşı nasıl daha dayanıklı kalabileceklerine verirler tüm dikkatlerini. “Yıkılmamak” üzerine inşa ettikleri kalın kabuklar, güneş ışığını içlerine kabul etmedikçe hikâyeleri gitgide tıkanır.

Kişi, bugünün gerçekliğine bugünden bakabilmek için hatıralarına sıkıca tutunduğu ellerini hafifçe gevşeterek yeni yaşam deneyimlerine alan açmalıdır. Hayatla ve bedeniyle kopmuş bağlarını yeniden bütünleştirmenin peşine düşmelidir; çünkü hayata güven ancak oradan yeşerir. Hatıralar bir kere oluşup bitmez; her gün, her an yeniden oluşur. O hâlde neden her gün, inatla geçmişin güvensizliklerle dolu belleğini bugüne taşıyıp var olanı ters yüz edelim? Oraya tutundukça görülen tek şey dip kurtları olacaktır. Belki de onlar, kelebeğe dönüşmeyi bekleyen tırtıllardır artık.