Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun damlaları, resim galerisinin camlarına öfkeyle vuruyor. Ben ise içeride, rahatlatıcı tonlarla çalışılmış peyzaj resimlerini seyre dalmış, başka diyarlara yelken açıyorum.
Bu serginin empresyonist sıcak renkleriyle dışarıdaki havanın gümbürtülü tezatı, bana hayatın düalitesini hatırlatıyor. Bir yanda empatinin ve sevginin sımsıcak, iyileştirici kucaklayışı; diğer yanda kaos, parçalanma, ayrışma ve şiddetle kavrulan dünya…
Üzerimdeki yağmurluğun ıslak kollarından süzülen damlalar önce ellerime, sonra yere düşerken bir anlığına hafifçe ürperiyorum. Dışarıda şiddetle gümbürdeyen damlalar şimdi tamamen sessizler; ellerimden uysalca süzülerek zemindeki halının koyu renk tüyleri arasında görünmez oluyorlar.
Kaos ile dinginliğin iç içeliği ve uyumu apaçık karşımda duruyor. Dışarıdaki kaosa ait bir unsuru içerideki dinginliğe taşıyan ben miyim? Buraya, şu andaki düalitenin içine sentezi taşıyan ben miyim? Bu durumda ben de kaosu getirenlerden biri sayılır mıyım?
Bir yaz günü aydınlık bir öğleden sonrasını betimleyen resimdeki bir detay beni şaşırtıyor. Güzel, sakin bahar tonları arasında, çayırda oturan bir çocuk; yağmur sonrasının meşhur konuklarından küçük bir salyangozu serçe parmağının üzerine almış, dikkatle inceliyor. Gözlerinde hem merak hem de mutluluk parlıyor.
O anda onun da benim gibi düalitenin içine küçük bir sentez taşıdığını anlıyorum. Düalitenin içindeki sentez; iyilik ve kötülüğün dansının döngüselliği, şimdi içime umut pırıltıları akıtıyor.
Bu küçük anlık kavrayışlar kalbime bir damla ferahlık bırakırken yağmur ile güneşin, griler ile sarıların ve pembelerin hep bir arada var oluşunu izliyorum.
Dışarıda yağmur dinince, küçük kavrayışım bana yarım bir gökkuşağı armağan ediyor. Yağmurluğum hâlâ ıslakken kendi kendime sımsıcak, kocaman gülümsüyorum.