“Ne çok yüzün varmış ağaçlar gibi
Hiç terk etmeyen gökyüzlerini”1
Evren; hayatı okumayı söktüğümüz yer midir? Yoksa biz unutup unutup hatırlayalım diye mi oradadır? Platon, ‘anamnesis’ kavramı ile bilmenin öğrenmekten çok, unutmama eylemi olduğunu söyler. Ruh, idealar dünyasında gördüğünü yeryüzüne indiğinde bütünüyle yitirmez. Gökyüzünü üstüne çeker, toprağa uzandıkça. Üstü örtülü bilgiyle yaşar ömrünü insan. Bu sırrı açmak bir anlamda hatırlamak oluverir. Modern bilişsel bilim, bu metafiziği biyolojik bir düzlemde nöron ağların tekrar eden deneyimlerle güçlenmesi üzerinden okur. Deneyim böylece salt bir biriktirme süreci olmaktan çıkıp ilişkiler ağı kurma becerisine dönüşür. Fakat, hayatımız çocukluk arzularının sahnelendiği bir performans alanıysa insan ne kadar ‘an’ın öznesi olabilir? Üstelik; bu performansın çatışma alanına dönüşmesi, çocukluk arzularının ötelenmesi anlamına gelmez mi? Borges’e atfedilen Anlar’ı yazdıran da bu değil midir?
“Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar…”
Beden, kendi dönüşümlerini hatırlayan sistemleriyle dış ortamla mesafeli ilişkiler kuran bir duyum evrenidir. Zihin bedene “kayıtsız” kalamaz. Ten unutmaz döktüğü çiçekleri. Bir koku, Proust’un ‘madlen’ sahnesinde olduğu gibi, insanı yıllar öncesine fırlatabilir. Bu geri dönüş, fotoğraf albümüne bakmaktan daha sarsıcıdır; zaman saymayı bırakır, geçmiş şu ‘an’a akar.
“An ki fıskiyesidir sonsuzluğun”2
Bilinçli ‘episodik’ hafıza, doğumu izleyen süreçte ‘hipokampus’un olgunlaşmasıyla geliştiği için anne karnı ve bebeklik sürecimizi anlatamayız belki ama bu onu yaşamadığımız anlamına gelmez. Kalp atışları, hormon salınımları, anne sesinin frekansı duygusal hafıza katmanlarında yerini almıştır bile. Mağara, rahim, karanlık orman, büyükanne gibi sisler; rüyalarda, mitlerde ve sanatta imge ve simgelerle açılır.
“Hatırla – ne diyordu ses sana – taşlara ışıyarak?”3
Bir sözcüğü duymak, sadece sesi algılamakla eşdeğer değildir. Çağrışım ağı; kişisel ve kültürel hatıralarla birlikte canlanır. Ses ile duyduğumuz arasında sese yüklenmiş kayıtlar üzerinden yeni bir karşılaşma tetiklenir. Bergson’a göre, hatırlama, geçmişin bugüne yaratıcı biçimde sızmasıdır.
“Kibrit çak masmavi yanardı sesin”4
Aşırı korku anlarında zamanın yavaşlaması, bazen olayın parçalı biçimde hatırlanması, ‘amigdala’nın yatıştırma işleviyle ilgilidir; travma hafızayı susturmaz, aksine onu düzensiz ve istilacı bir hâle sokar. Bu yüzden bazı dönemler sisle kaplanırken, bazı deneyimler uykulara adresi yanlış verir. Zihin, geçmiş deneyimlerden hareketle geleceğe dair senaryolar kurar. Bu, ileriye dönük bir hatırlama biçimi olarak düşünülebilir. İnsan bir gün öleceğini bilir, fakat gündelik bilinç bu bilgiyi arka plana iter; Heidegger’in “ölüme doğru oluş” kavramı, bize hatırlamanın varoluşsal yükünü hatırlatır. “Anma” bilincin istemli bir geri çağırma hareketiyken, “hatırlama” insanın başına gelir.
“an anı
hep kaçıyorsun elimden al işte yakalandın!”5
Evrendeki büyük patlamanın izlerini arayan bilim, zaten var olan bir şeyi buluyorsa; bu, evrenin, onun parçası olan insan bilinci üzerinden kendini hatırlaması mıdır? Başka bir deyişle, büyük patlamanın izlerini arayan fizikçi, ‘kozmik mikrodalga artalan ışıması’nı ölçerken yeni bir şey mi icat eder? Yapılan iş, saf anlamda bir keşif olduğu kadar evrenin kendi geçmişine dair taşıdığı katmanların açılmasıdır. Bilim; bu izi okur, okunabilir hâle getirir, yorumlar. Onun laboratuvarı olan evren, bilinç gibi geçmişini saklayan durağan bir yapı değildir, onu sürekli şimdiye taşıyan dinamik bir ortamdır. Bir meteor atmosferden ışıyarak geçer, yeryüzünde bir yere düşer, mantar toplayan birinin ayağına takılır; evren hafıza kartı içinde daha önce söylemediği bir şey söyler. Bunu evrenden bekleriz, bir gün her şeyi değiştirecek bir olayın beklentisi bize hatıra kalmıştır. Zihnimize kazınmıştır bu. Hissi kablel vukudur. Kıyamet ya da yeniden dirilmedir, bir enerjidir, dönüşüm ya da adaptasyondur. Biyolojide DNA’nın işleyişi de benzer bir mantık sunar. Genetik bilgi, geçmiş adaptasyonların kristalleşmiş hâlidir; her canlı, türünün tarihini hücre düzeyinde yüklenir. Burada hatırlama, bilinçli bir eylem olmaktan çıkar; yaşamın sürekliliğini sağlayan temel mekanizmanın kendisi olur.
Zihnin dağınık parçaları arasında bağ kurabilmek, deneyimin anlamlı bütünler hâline getirilmesiyle sonuçlanır. Bilmek; hatırlamanın aktif biçimleriyle hareket eder. Bu bağlamda, aydınlanma, “iyi hatırlamak” olarak okunabilir. Belki de bütün yaşananlar, geniş bir hatıranın içinde yer alır; bilinç, bu hatıranın sürekli yeniden yazıldığı yerdir. Hatırlama, en ilkel düzeyde tehlikelerden korunma işlevi taşısa da insan bu biyolojik mirası aşarak onu anlam üretmenin merkezine yerleştirir. Diğer yandan; kalbimizin, kendine ait odaları ve sinir ağıyla, duygusal durumlarda farklı çarptığını hissederiz. Fakat, içinde attığı varlığın yaşamını sürdürebilmesi için öz ritmini bir şekilde hatırlamalıdır. İç benlik ya da id, bastırılmış arzuların ve erken izlerin taşıyıcısı olarak kalple bir albüm anlaşması yapmıştır. Burada, hatırlama, söze dökülmeden yaşamın bir yerinden uç verir.
“BİTERDİ PLAK. DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİRİ USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?”6
“İnsan kendini unutur mu?” sorusu belki de en sarsıcı olanıdır. Sürekli bir kurulum içindeki bilincimiz ve bedenimizdeki örtülü bilgiyle hatırla(n)mak için yaşamaz mıyız zamanı? Çoğu zaman toplumsal rollerin içinde, başkasının beklentilerinde, psikolojik yüklerde kaybolur kendimizi koyduğumuz yer. Sil Baştan filmi, silinen anılardan artakalan duygusal izlerin peşine düşer. Hatıralar silinse de beden ve arzunun izleri Maymunlar Cehennemi’nde mağaradan çıkan oyuncak bebek gibi pusuda bekler. Memento, kronolojik hafızanın çözülmesiyle kimliğin nasıl parçalandığını gösterir; notlar, dövmeler, fotoğraflar, bilincin dışsallaştırılmış hafızası hâline gelir. İnsan kendini unutmamak için sürekli hatırlar. Hatıra defterleri ve günlükler bu yüzden vardır. Sanat bu yüzden.
“dün gece ezberimden çehreni defterime çizdim”7
Yazmak hatırlamak mıdır? Yazarken basit bir geri çağırmadan çok, dağınık izlerin bir biçime kavuşması, sessiz kalmış olanın dile yaklaşması, bir sezginin kelimeler arasında yer araması gibi çoklu bir işlem gerçekleşir. Yazar; zihnin derinliklerinde, bedenin alışkanlıklarında, dilin kendi tarihinde birikmiş olanı çözer ve bunu yazının akışı içinde yeniden kurar. Böylece yazan kişi, kendi deneyimleriyle dilin ve kültürün taşıdığı izleri harflere siler. Sözcük dağarcığı semantik belleği, cümle kurma becerisi çizgisel belleği, çağrışımlar ve imgeler ise duygusal belleği etkinleştirir. Her sözde başka bir katman açılır. Dil palimsest bir hâl alır. Şimdi her okuyuş çok yönlü bir hatırlama eylemidir.
“Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren”8
———————————————–