Dilek Türel, 1974 yılında İstanbul’da doğdu. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Reklamcılık alanında yüksek lisans yaparken başladığı metin yazarlığını, edebiyat yolculuğuyla birlikte sürdürdü.

Son yıllarda çeşitli dergi ve dijital platformlarda öykü, deneme ve şiir türlerinde eserleri yayımlanmaktadır. Birçok ödüle layık görülen ve yarışma seçkilerinde yer alan öyküleriyle kelime işçiliğine devam etmektedir.

“Onlar benimle gelmiyor mu?”

Bir bakışı yetti. Öyle sözsüz ve keskin bir hayırdı ki bu cevap, tepeden tırnağa ürpertilerle sarsıldım. Küçücük bir iz, bir kanıt, bir tanıklık bile yoktu elimde. Buradan yaşayıp geçtiğimi nasıl ispatlayacaktım? Ve en önemlisi her şey boşuna mıydı?

Az önce odamın doğuştan romatizmalı, menteşeleri gıcırtılı kapısı ilk kez sessizce aralandığında bir başkalık olduğunu anlamıştım. Simsiyah takım elbisesi, arkaya doğru taranmış briyantinli kumral saçları ile karşımda duruyordu. Bir içim su. Elindeki soğuk, parlak metal keskinin bir anlık yansıması gözlerimde bembeyaz bir körlüğü tetiklerken kalbimin tik takları da kesilmişti. Kronos olmalıydı bu. Nerede görsem tanırdım diyemeyeceğim. Çünkü tanımazdım. Ama içimdeki seyyah hayaletler o olduğunu fısıldamıştı. Artık ona itaat etmeyen zamanı hadım etmeye geldiğini de.

“Gidiyoruz,” demişti.

Biz mi? Ben mi? Birlikte mi? Nereye? Başı kesik tavuk gibi dört dönüp durmaya başlamıştım beş metre karenin içinde. Yatağın altından bozkır grisi tekerlekli valizimi aldığım gibi içine iç çamaşırı, iki kot, üç tişört atmıştım. Bir de komodinin üzerinde duran kitapları. 

Müstehzi bir gülümseme yerleşmişti yüzüne. Ardından sinir bozucu bir kahkaha. Gerçekten ne yapıyordum ben. Ayağıyla valizi kenara iterken elindeki orağı havaya savurmuştu. Tam o anda, maundan yamuk bir kutu yoktan peydah olmuştu avuçlarımda. 

Kapağını açar açmaz on altı yıl evvel kaybettiğim annemin portakallı kurabiyesinin kokusu sarmıştı etrafı. Sokaktan geçen yoğurtçunun çıngırağının tınısı vurmuştu pencereye. Yolları kapatmış, üç haftadır kesintisiz yağıyordu kar. İlkokul öğretmenim yine bir fırsatını bulmuş hışımla kulağımı çekmişti. İlk aşkım uzanıp dudaklarımdan öpmüştü. 

“Eskimiş şimdiler kumbaran ile vedalaş,” dedi.

“Eskimiş ne?”

“Eskimiş şimdiler kumbaran. Yani hatıraların.”

“Onlar benimle gelmiyor mu?”

O kadar çok ısrar ettim ki rüzgârını dindirdin bakışlarının. Belki biraz acıdın. Belki oyun oynadın. Ya da seni tanımadığımı ve hatta başkasıyla karıştırdığımı anlamış olmalısın. 

Derin bir nefes çektin ve sadece birini alabileceğimi söyledin: “Eskimemiş tek şimdiyi”

Zaten gideceğimiz yerde zaman yoktu. Dolayısıyla hatırlanacak bir şey de. İnsan zaten neden bu kadar istifçiydi ki? Yaşadığının içine yerleşmek yerine habire değiştirip yeniden ürettiği geçmişe takıntısının neydi sebebi? İflah olmazdı insan. Akıllanmazdı. Doğarken yanında getirmiyordu ki hatıralarını, ölürken götürsün.

Ölürken mi? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Tamamen yanlış anlamıştım. Ah ne aptalım. Kronos değildin sen. Hasatçıydın. Orak sandığımsa ruhları bedeninden ayıran bir tırpan. Uzun sapından anlamalıydım. 

“Hadi,” dedin. “Zaman çoktan doldu.”

Eli boş gidemezdim. Bir umut, kumbarayı tekrar açtım. Eskimemiş tek şimdiyi yanlış yerde aradım.