Yağmur Ersoy, 19 Ağustos 1987’de İstanbul’da doğdu. İngiliz Dili Eğitimi alanında öğrenim gördü. Yazmaya, Covid-19 salgını sürecinde sosyal ve duygusal öğrenme üzerine yürüttüğü doktora tezi çalışmalarını sürdürürken başladı. Hâlen İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Ebeveyn, çocuk ve ergen psikolojisi; duygular ve ilişkiler üzerine çalışmalar yürütmekte, bu alanlarda kendi YouTube kanalında programlar hazırlamakta ve konuklar ağırlamaktadır. Okur, yazar, anlatır.

İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.

Kelimelerin karanlıkla arasına örülen görünmez bir duvar olduğunu çocuk yaşta anlamıştı. Üvey babasının bağırışlarını bastırmak, annesinin odasından yükselen hıçkırıkları gizlemek ve kendi içinde sürekli tetikte duran kalbini susturmak için kelimeleri kullanmıştı. Her cümle Bahar için bir sığınak, her satır nefes alma hakkının güvencesiydi. Yazdı. Yazmaktan başka çaresi yoktu.

Annesi Firuzan Alkan, Türk sinemasının en ihtişamlı yüzlerindendi. Güldüğünde ışığıyla salonu dolduran yüzü, genç yaşta, çok severek evlendiği eşinin ani kaybıyla solmuştu. Firuzan, tüm dünya biraz eğriymiş de onu her seferinde düzeltmek zorundaymış gibi yaşayan; kamera arkasında, yanlış bir ton, ima ya da gereksiz bir mimikle yüzü haritayı andıracak kadar belirginleşen aksi bir yönetmenle ikinci kez hayatını birleştirme kararı almıştı. Işık bir tık fazla parlaksa kaşlarını çatmadan duramayan bu adam, Firuzan’ın ışığını söndürmeye yeminli gibiydi. 

“Konuşmamız lazım.”

“Yine ne var? Tartışma çıkarma şimdi. Zaten set yorucu geçti.”

“Tartışmayacağım, merak etme.”

“Yine dramatik bir şeyler uyduracaksan gerçekten gücüm yok. Her şeyi büyütüyorsun.”

“Dram değil. Bu bir karar. Hep sen haklısın değil mi? Kim nasıl konuşacak, nasıl bakacak, nasıl hissedecek… Her şeye sen karar vermelisin.”

“Senin güzelliğini, ışığını ben parlatıyorum. Ben olmasam seni kim fark ederdi ki?”

“Dünya, kameranın camından baktığın gibi bir yer değil. Senin etrafında dönmüyor. Velhasıl, bitti. Buraya kadarmış. Gidiyorum.”

Bitmedi. Sesler yükseldi, kapılar çarpıldı, sözler havada asılı kaldı. Sebepli sebepsiz onlarca kavganın sonunda bavullar toplanır, Firuzan’ın çocukluk arkadaşı, dönemin gür sesli gazetecilerinden İpek Teyze’nin evine gidilirdi. Kavganın büyüklüğüne, şiddetine ve ciddiyetine göre ya bir gece orada kalınır ya da bir kahve içilip geri dönülürdü. İpek Hanım, bu alışılageldik döngünün sessiz tek tanığıydı.

Bahar’ın edebiyat dünyasında adı yeni yeni duyuluyordu. “Kırık Defter” adlı hikâyesi bir ödüle aday gösterilmiş, kadın hakları üzerine yazdığı yazılar geniş yankı uyandırmıştı. Hiç evlenmemiş, anne dahi olmamış bir kadının yazdıkları bazı kesimleri rahatsız ediyor; aykırı ve radikal bulunuyordu. Kadına şiddet, doğum kontrolü, kadının annelik üzerinden değerlendirilmesi, ataerkil düzenin kadını ötekileştirmesi yazılarının başlıca konularındandı. Üniversiteden arkadaşı, kendisi gibi yazar Hülya ile sık sık karşılaştırılıyor; kadına ve kadınlığa dair ne varsa iki ayrı kalemin ucunda, siyah ve beyaz gibi yazılıyordu.

Hülya, yıllardır köşe yazıları yazan, gerçek hayat hikâyelerini dramatize eden; sahici ile sahte arasındaki ince çizgide dolaşan, evli ve üç çocuklu bir kadındı. Bahar’la üniversite sıralarında başlayan arkadaşlıkları, yıllar içinde soğuk ve mesafeli bir rekabete dönüşmüştü.

Yağmurlu, gri bir sabah Bahar’ı adını daha önce duymadığı, sıkı bir okuru ve takipçisi olduğunu iddia eden bir gazeteci aradı. Son kitabı Haddinden Fazla Kadın hakkında röportaj yapmak istediğini söyledi. Telefonda coşkuyla konuşan bu yabancı sesin davetini kabul etti; görüşecekleri yer ve zamanda anlaştılar.

Röportaj günü Bahar beyaz bir gömlek, kırmızı bir ceket ve siyah bir pantolon giydi. Kırmızı-beyaz çiçekli ipek bir fular taktı. Saçlarını yarım topladı, iki yıl önce kaybettiği annesinin firuze yüzüğünü sağ elinin yüzük parmağına takıp evden çıktı.

Buluştukları yer, düşen yapraklardan oturacak yer kalmayan; suyu boşaltılmış, fayansları yosun tutmuş bir havuzun kenarındaki tozlu bir kafeydi. Kendisine doğru paytak paytak yürüyen adamın pantolonu bol, ceketi büyüktü. Telefonda coşkuyla cıvıldayan bir bülbül gibi konuşan adam, avını görmüş bir kartal edasıyla ses kayıt cihazını masaya koydu. Doğru düzgün tanışmadan, hatta konuşmadan röportaja başladılar.

“Kadın hakları dediğiniz şey bazen erkekleri hedef almıyor mu?”

“Toplumun değerleriyle ne kadar uyumlu olduğunuzu düşünüyorsunuz?”

“Neden hep mutsuz kadınları yazıyorsunuz?”

Arka arkaya, Bahar’ı duygusal ve uçlarda gösteren, konuyu çarpıtan saçma sorularla; kitaptan doğru düzgün söz edilmeden sona erdi bu tatsız muhabbet.

Bahar gerilmişti. Ne olduğu belirsiz insanlarla böyle işlere kalkıştığı için kendine kızıyordu. Adama dönüp “vazgeçtim, yayınlama” dese ayıp olacaktı; ne yazacağını, nasıl yazacağını bilmediği için de yazı çıkana kadar içi içini yiyecekti. Yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakaldı. Hiçbir şey söylemeden kafeden ayrıldı. Ertesi gün sosyal medyada trend topic olacağını bilmeden.

“Annelik Ajandama Sığmadı”

Kadın karakterleri, annelik baskısıyla kuşatılmış hikâyelere meydan okuyan genç yazar Bahar Soykan, “Kusura bakmasınlar; ben ajandama annelik kontenjanı açmak zorunda değilim. Hayatım gibi hikâyelerimde de buna mecbur değilim,” dedi, diye yazmıştı mendebur adam. Külliyen yalandı. Anne olmaması için özel bir hikâyesi yoktu. Utanmadan bir de yorum eklemiş; “Hayat deneyimi sınırlı bir yazarın, kadınların kaderi hakkında ahkâm kesmesi nasıl karşılanacak?” diyerek okuru manipüle etmiş, Bahar’ı açıkça hedef göstermişti.

Daha kendisiyle ilgili yazılanların şokunu atlatamadan Hülya’nın köşesinde yayımlanan “Firuzan Alkan’ın Şüpheli Ölümü: Yoksa İntihar mı?” başlıklı yazıyı okuyunca öfkeden deliye döndü ama ne çare!

Önce Hülya’yı, sonra da o züppe, ukala, kötü niyetli gazeteciyi çılgınca aramaya başladı. Elbette cevap alamadı. Aklına zor günlerin kara kutusu olan İpek Teyze’si geldi. Telaşla rehberden adını buldu, aramak için ekrana dokundu ve başına gelenleri bir solukta anlattı. İpek Hanım her zamanki anlayışı ve sakinliğiyle,
“Sakin ol, işin aslını astarını öğrenelim kızım,” diye tembihlese de Bahar, akşam gelecek telefona kadar kafeste çırpınan bir kuş gibi koltuktan koltuğa savruldu.

Akşama doğru İpek Hanım geri aradı ve sis perdesi aralandı.

“Öğrendim.”

“Neyi?”

“Bu röportajın neden yapıldığını.”

“Nedenmiş?”

İpek Hanım ciddi, ağır ve sessiz bir tonla konuştu.

“Haberi Hülya hazırlamış. Gazeteciyi de o göndermiş. Aynı kanalda çalışan yakın bir arkadaşımdan öğrendim. Lütfen sakin ol. Adam da çaresiz.”

“Aşağılık bir piyonun nesi çaresiz?”

“Dinle. Adam yıllar önce çeşitli bağnaz gruplarla bağlantılıymış. Devlet yöneticilerinin odalarına kadar eli kolu uzanmış. Sıradan bir gazeteci değil. Hülya’nın elinde adamın ses kayıtları varmış. Ne yapsın?”

“Lanet olsun!”

Telefonu kapattı. Gün boyu içinde kabaran hırs ve öfke, yerini ağır bir kin duygusuna bıraktı. İnsan, kendi menfaati söz konusu olduğunda ne kadar da acımasız olabiliyordu.

“Sevdin değil mi Fikret Abi’yi? Sana ne kadar da güzel bir hediye almış. Üzerine de ‘Bahar’a’ diye not bırakmış. Açıp okumadın bile. Merak etmiyor musun?”

“Etmiyorum.”

“Aa, niye?”

“Hep kızgın.”

“Ama bütün filmi o çekiyor. Herkes onun dediğini yapıyor. Anladım, korktun sen ondan. Bize bağırdı ya… Oyun oynuyoruz biz, şaka yapıyoruz. Hem belki işte kızgındır, evde hep gülüyordur. Biz onun evine gitsek, oyun oynasak ister misin?”

“İstemem.”

Sosyal medyada kendini hiç savunmadan, yalnızca annesinin ölüm şekliyle ilgili iddiaları tekzip eden kısa, sade ve umursamaz görünen bir metin paylaştı. Hülya’nın adını anmadı. Çünkü adını anmak bile ona görünmez bir prim kazandıracaktı.

Bahar ve Hülya’nın yolları, aynı ajansa senaryo göndermeleriyle yeniden kesişti. Ajans görüşmesinden sonra, iki kadının da bir hafta içinde yeniden çağrılacağı bildirildi. Her biri dosyasını güncellemek, ek sahnelerle güçlendirmek zorundaydı.

Bahar eve döner dönmez bilgisayarının başına geçti. Yazacağı senaryo, ömrü boyunca tanık olduğu bütün karanlıkların ağırlığını taşıyordu. Çocukluğunda duyduğu kapı çarpmaları, alt katta saklanırken annesinin nefesi kesilerek ağlayışı, üvey babasının öfkesinin gölgesi… Hepsi satır satır ana karakterin hayatına sızıyordu.

Bahar, kadına şiddeti ne bir melodram ne de bir klişe olarak yazıyordu. Şiddetin sessizliğini, toplumun yarattığı utancı, kadının hem bağımlı hem dirençli hâlini anlatıyordu. Senaryo ağırdı. Gerçekti. Derindi. Ve izleyiciyi rahatsız edecek kadar dürüsttü.

Hülya ise “gerçek bir hayat hikâyesi” yazdığını iddia ediyordu. Hikâye, sosyal medya fenomeni bir annenin, aslında hiç yaşanmamış bir ihaneti “hikâyeleştirerek” yeniden doğduğu bir hayat kesiti üzerine kuruluydu. Olaylar abartılmış, karakterler cilalanmış, aşk üçgenleri dramatize edilmişti. İzleyicinin kolayca bağ kuracağı; kahkahadan gözyaşına hızla savrulacağı, duygusal bir lunapark gibiydi.

Hülya’nın hikâyesi gerçekliğin kıyılarında dolaşıyor ama hiçbir zaman onun derinliğine inmiyordu. Yüzey parlak, gösterişli ve pürüzsüzdü. Bahar’ın senaryosundaki tek bir sahnenin bile ağırlığı yoktu ama akıyordu. Ajansın istediği, platformların talep ettiği türden; kolay tüketilen bir “gerçek hayat dramı”ydı bu.

Bir hafta sonra iki kadın yeniden ajansa çağrıldı. Bekleme salonunda ikisinin de yüzü solgundu. Bahar’ın elindeki senaryo dosyası, yıllardır taşıdığı bir sırrı teslim ediyormuş gibi ağırdı. Hülya’nınki ise şık, parlatılmış ve kendinden emin duruyordu.

Toplantı odasına birlikte girdiler. Yapımcılar dosyaları tek tek önlerine aldı. Aralarında kısa ama binlerce karar barındıran fısıltılı bir konuşma geçti. Sonunda karar açıklandı.

“İki dosyayı da değerlendirdik. İkisi de güçlü. Ama…”

“…sezon planı, izleyici beklentileri ve platform tercihleri doğrultusunda bir seçim yapmak zorundayız.”

Yapımcı elindeki dosyayı kaldırdı. Üzerinde Hülya’nın adı yazıyordu.

Ajans binasından çıktıktan sonra gün, Bahar’ın üzerine ağır bir battaniye gibi çöktü. Şehrin uğultusu bile ona küsmüş gibiydi. Vitrin ışıkları, kaldırım taşlarına düşen gölgeler, insanların telaşı… Hiçbirini hissetmiyordu.

Eve vardığında telefonu çantasının içinde titredi.

Ekranda tek bir ifade vardı:
Gizli Numara

Telefondaki ses tanıdıktı. Paytak yürüyen, ses kayıt cihazını masaya kartal gibi koyan gazetecinin sesiydi bu. Ama bu kez avcı değildi. Av bile değildi. Korkak bir çocuk gibi sinmiş, küçük bir böcek kadar küçülmüştü.

“Bahar Hanım…”

“Alo,” demedi. Sadece dinledi.

Adam derin bir nefes aldı ve kelimeler, sanki utanmaz bir repliği ezberden okur gibi ağzından döküldü. “Size yaptığım röportaj… Haksızlık ettim. İstemeden…”

Bahar’ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Hülya’nın dokunduğu her şeyin zehirli bir iz bıraktığı artık bir sır değildi.

Ölmeden önce son sözünü söylemesine izin verilmiş bir idam mahkûmu gibi devam etti adam. “Bir de… şu yalan haber. Anneniz Firuzan Alkan…”

“Biliyorum,” dedi Bahar; adamın cümlesini kırık bir cam parçası gibi keserek. “Annem intihar etmedi. Annemin o evde nasıl yaşadığını da, nasıl öldüğünü de biliyorum. Başkaları yazdığı için değil; adli kayıtlarda olduğu için, ben yaşadığım için biliyorum.”

Telefonu kapattı.

Sezon hızlı başladı. Birbirinden renkli diziler, farklı kanallarda, aynı saatlerde, haftanın belirli günlerinde ekrana geldi. İlk bölümler az reklamla yayınlandı.
“Evdeki hesap,” dedi yapımcı, “çarşıya uymadı.”

Milyon dolarlık bütçe, günlerce süren hazırlıklar… Senaryo iyiydi, oyuncular güçlüydü. Ama izleyici daha ilk bölümde sıkıldı. İkinci bölüm neredeyse hiç izlenmedi. Üçüncüye gerek kalmadı.

“Velhasıl,” dedi. “Final yaptık.”