02.09.1958 Pertek doğumluyum. Şu anda, İzmir Urla’da yaşamaktayım. Evliyim, bir kızım var. Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. 25 yıl Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik yaptım.
Emekliyim. 2 yıldır Yaratıcı Yazarlık Atölyesine devam ediyorum.
Öykü yazmayı, kitap okumayı, yürüyüşü, yemek yapmayı, yüzmeyi seviyorum. Çevre, kadın ve doğayla ilgili sivil toplum kuruluşlarına destek veriyorum.

Hastanenin yoğun bakım bekleme salonunda, boynuma doladığım mor fuların ucuyla oynuyordum. Bekleyişimiz sürerken zamanın akmadığını fark ediyordum. O fular, senden bana kalan ve güç veren bir hatıraydı. Loş ışığın altında koltuklarda oturan hasta yakınları, endişeli duvardaki saate bakıyordu. Her kapı açılışında yerimden fırlıyor, kırk yedi yıllık dostluğun, mücadelenin, paylaştığımız acı tatlı anıların ağırlığını taşımakta zorlanıyordum.

Genç asistan doktor, “Nihal Teyze’nin durumu stabil,” dedi. Bu açıklama her ne kadar umut barındırsa da daha fazlasını duymak, daha çok şey sormak istiyordum. Doktorun yüzüne baktım. “Dört kelime altmış altı yıllık hayata sığar mı?” diye içimden geçirdim. Ama kırk sekiz saatlik nöbetinin ardından o kadar yorgundu ki yanıt alamadım.

Cep telefonumdan WhatsApp yazışmalarımızı karıştırmaya başladım. Son iki yıldır çoğunlukla karşılıklı hastalıklarımız üzerine mesajlaşmıştık: hastaneye gidip gelmeler, teşhis beklentileri, tahlil sonuçları, radyolojik görüntülemeler… “Biz, doğuştan kısa çöpü çekmişiz,” diye yazmıştım bir keresinde. Buna rağmen birbirimize umutlu sözler söylemekten hiç vazgeçmemiştik. Balkonundaki mor menekşelerinden bahsetmiştin. Onları nasıl coşturduğunu, her saksının başında durup sohbet ettiğini, hatta bir şarkı mırıldandığını…

Şarkı demişken, 8 Mart yaklaşmaya başlamıştı. Henüz ellili yaşlardaydık. Üsküdarlı kadınlar grubumuzun büyük bir bölümü İstanbul’da yaşıyordu. Sen ise çocukluğumun ve gençliğimin bir bölümünün geçtiği İzmit’teydin. On kadın, otobüse binip senin yanına geldik. O gün küçük bir koro çalışması yaptık. Sen saz çaldın, bizler dersimizi çalışarak geldiğimiz türküleri söyledik. Sezen Aksu’nun “Ben Annemi İsterim” şarkısını da repertuvarımıza katmıştın. “Uy, çalsın kemençeler de ben bir horon tepeyim,” nakaratını coşkuyla çaldın. Ağız dolusu güldük. Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, gece Caddebostan’da bir lokantada buluştuk. Amatör koromuz, sayende profesyonel bir topluluk gibi sahneye çıktı.

İzmit’te annemlerin evindeyiz. Kızım bir yaşına bastığı için küçük bir doğum günü kutlaması yapıyoruz. Düşe kalka yürüyor. Onun da saçları seninki gibi sapsarı. Annen Hatice Teyze de misafirimiz. Bir çocuğun masamıza kattığı masumiyet ve mutlulukla yüzlerimiz gülüyor. O yıllar nereden bilebilirdik ki, hayatın örgü şişleri bizim için bir ters bir düz örülüyordu…

Üniversite yıllarında yollarımız Bursa’da kesişmişti. 1979 yılında Altıparmak’ta akademinin bahçesinde seni uzaktan görmüştüm. Üzerinde krem rengi bir kaban, kadife pantolon vardı. Etrafındaki okul arkadaşlarınla hararetli bir tartışma içindeydin. Yanınıza yaklaştım. Neden bilmiyorum; kararlı, vakur ve naif duruşun beni etkilemişti. O yıllarda kadınların siyasetteki yeri arka plandaydı. Sen ise çoğunluğu erkek olan bir topluluğa, sessizliğin, sakinliğin ve güler yüzünle kendini dinletmeyi başarmıştın.

Sokaklar alev, alev yanarken, her gün birimizi ateşinde yok ediyordu. Yirmili yaşlarımızdaydık. Ölüm, gündelik sıradan bir şeymiş gibi hayatımıza sızmıştı. Yas tutmayı bilmiyorduk. Cenaze törenlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Mezar başlarında ağıt yakmak yerine, sol yumruklarımız havada, intikam yeminleri ediyorduk. Her şey zıt renklere bürünmüştü; ölüm kutsanıyordu. Sabah okul kantinlerinde sohbet ettiğimiz arkadaşlarımızın, ertesi gün cenaze törenlerine katılıyorduk. Oysa ölmek için çok gençtik. Hayatta kalan bizler, telaşlı koşturmacalara devam ediyorduk.

Ağustos ayının 17’sinde hava çok sıcaktı. Saat 03.01’de, dipten gelen bir uğultuyla yatağımdan fırladım. Ev beşik gibi sallanıyordu. Hemen arabamıza binip İzmit’e doğru yola çıktık. Radyodan depremin şiddetini, yıkımın büyük olduğunu öğrendik. Fırına uğrayıp ekmek aldık. Annemlerin ev telefonu cevap vermiyordu. Evimizin yıkıldığını düşünerek içime ağır bir korku çökmüştü. Yol boyunca çökmüş binalar, iç çamaşırlarıyla oradan oraya koşan insanlar, ambulans sesleri ve çığlıklar bize eşlik etti.

Annemi, babamı ve kardeşimi evimizin karşısındaki basketbol sahasında bulduk. Yere serdikleri bir battaniyenin üzerinde oturuyorlardı. Herkes şaşkındı. Birbirimize sarılırken, kaybedip yeniden bulmuş gibi hissediyorduk. Ekmek ve erzakları bıraktıktan sonra Adapazarı’na doğru yola devam ettik. Oturduğunuz apartmanı gördüğümde gözlerime inanamadım. Beşinci kat, alt katların üstüne çökmüştü. Bina tek katlı yıkık bir yapı hâline gelmişti. Ama sen sağ çıkmıştın. O günden sonra sana “Mucize Kadın” demeye başladım.

Ve mucizelere inanmaya devam ettik. İki yıl boyunca hastaneler, operasyonlar ve aralıklı yatışlarla geçti. Kalbin her geçen gün seni biraz daha zorluyordu. Telefonla sık sık konuşuyorduk; konuşurken zorlandığını hissediyordum. Yine de, yanı başındaki can yoldaşından aldığın güçle, umutlu sözler söylemeye devam ediyordun. Ta ki yoğun bakıma girdiğin güne kadar…

Mart ayında, dişlerimiz soğuktan birbirine çarparken, seni karanfillerle uğurladık. Bugün dönüp baktığımda hâlâ tek pişmanlığım var: İnandığın daha iyi, daha adil, daha eşit bir dünya için verdiğin zorlu mücadeleyi herkese haykıramamış olmak. Senden bana kalan hatıra olan mor fuları bu 8 Mart’ta boynumda taşırken, yanımda olacaksın.