Ilık bir serinlik açıkta olan yüzüne, kollarına ve boynuna vuruyor. Bedenini bir titreme alıyor. Ayva tüyleri diken diken, bir sıyırışta şalını çekiyor kollarına. Sabahın keskin serinliği kendisine getiriyor. Gökyüzü açık gri, yer yer mavi, kıyılar mora boyamış. Karga ve martı sesleri birbirine karışıyor. Konacak tek bir ağaç yok. Çatılar tek konak yerleri. İnsan doğaya ait olan her şeyi almış.
Betonlaşmaya inat bahar kendisini hissettiriyor. Havada bahar kokusu var. Çatı aralarına sıkışan toz yığınları hayat yeşeriyor her şeye rağmen… Toprak kendisinden alınanı geri alıyor. Bu vazgeçilmez gerçeklik inadına boy veriyor. Yabani otlar, çiçekler çatlayan beton zeminde kendine bir yol bulup gün yüzüne çıkmayı başarıyor. En inatçı mevsimlerden biridir bahar. Ne pahasına olursa olsun geliyor, er ya da geç…
Tek olmanın dayanılmaz ağırlığını hafifleten bu küçücük balkon ve çiçekleri. Hepsini gözden geçiriyor, kurumuş yaprakları bir güzel ayıklıyor, sonra topraklarını değiştiriyor, yeni çiçek fideleri dikiliyor, eskiler yenileniyor. Çıplak elleri toprağın içinde gezinirken eski gecekondu evinin bahçesi düşüyor aklına. Ektiği erik, elma, armut ağaçları… Hele o ıhlamur kokusu, sabahın esintisini mutfak penceresinden içeriye kadar getirirdi. Kokuyu duyumsar gibi oldu, burnunu çekerken. Parmak aralarına giren toprağa baktı, derin düşüncelere daldı. Toprak her şeydi, toprak alandı, toprak verendi. İç geçirdi. Çiçeklerin can sularını verdi. Gülen gözlerle hepsini sevdi, hatta bir melodi bile fısıldadı onlara. Çiçekler duymuş gibi diktiler taç yapraklarını. Balkona yeni çiçekler ekmek için çarşıya çıkıyor.
İnsan kalabalığı içinde ilerlerken seslerin birbirine çarpan uğultusu bir süre sonra anlaşılmaz bir gürültüye dönüşüyor. Başlar önde, gözler avuç arasındaki metalik parlak görüntüde bir aşağı bir yukarı, emme basma tulumba gibi sallanan kafalarda. Kirli bir su gibi akan bu görüntü midesinde asidik bir etkiyle acımtırak bir tat bırakıyor ağzında. Tükürüp atmak için yelteniyor ama vazgeçiyor boğazında keskin bir tatla meşgul oluyor bir süre. Üstüne gelen kalabalıktan başı dönüyor, hemen kendini en yakın banka atıyor. Telefon da konuşan bir kadın en tiz sesiyle karşı tarafa sövüp duruyor. Kadın küfrettikçe oturduğu bankta büzüşüp ufalıyor. Kadın olma halinden utanıyor. Gözlerini kaçırıyor. Geçenler olağan bir şeymiş gibi kadının önünden öylesine geçip gidiyor. Bir başkası, o da otuzlu yaşlarında pejmürde görünümlü dağınık saçlı, dudağının arasına sıkıştırdığı sigarayı tüttürüyor. Kayıtsızca dumanını savuran bu adam geviş getirir gibi sağ koluna taktığı bol makyajlı kadına dişlerini sıkarak bir şeyleri dikte ediyor. Bir çocuk annesini çekiştirerek elindeki telefonu ısrarla istiyor. Annesi ret edikçe çocuk daha bir carlıyor. Çocuk meydanı inletiyor.
Yaşlı bir kadın çöp konteynırın yanına çömelmiş siyah yazmasını yüzüne kadar çekmiş domates biber ayıklıyor. İnsanlar gelip geçiyor, herkes bir bakış atıyor, acı yüklü… Kimisi de söylenip duruyor iki dudak arasında “milleti bu halle sokanlar utansın” diyor. Az evvelki baharın ılık esintisi sokakta yerini üşüten bir yalnızlığa, zemheri ayaza bırakıyor. Bu kente sanki daha bahar gelmemiş dedirtiyor insana… Kaç zamandır böyle bu kent… Bahar gelip gelmeme arasında gidip geliyor.
Bu düşünceler içerisinde markete çiçek reyonuna yöneliyor. Cüzdanına bakıyor, çiçekleri fiyatlarına göre ayıklıyor, kendine en uygunu olanı alıyor. Bir papatya ve bir tane sardunya alıp çıkıyor. Yol boyu durgun ve düşünceli. Bir kedi gelip bacaklarına dolanıyor, yanında taşıdığı mamadan çıkartıp veriyor. Tam bir sokak kedisi, uzanıyor patileri havada “sev beni” dercesine. Okşadıkça iyice sırnaşıyor. Bırakıp ilerliyor sonra diğer kedilere karışıp gidiyor.
Uzun zamandır uğramadığı park yolundan ilerlerken dehşete düşmüş gibi açılıyor gözleri, eli ağzında kalakalıyor. Çam ağacı yerinde yok. Durumu fark eden orta yaşın üstündeki kadın elini beline atıp doğrulurken konuşmaya başlıyor. “Sorma, dün gelip kestiler.”
“Neden?”
“Komşulardan birinin penceresine mi vuruyormuş ne! Rahatsız olmuşlar. Onlar da izin alıp kestirmişler ağacı.” diyor kadın yoluna devam ederken.
Birden kuş yuvasını hatırlıyor. Yazıklar gibi başını iki yana sallıyor. Kuşların, böceklerin bilumum hayvanların mekânlarını sorgusuz sualsiz elinden alan insana kızıyor. Tanıklık ettiği her şey omzuna binmiş bir yük gibi ağırlık yapıyor. Üzerine basıp geçtiği, varlığını bile fark etmediği yol kenarlarındaki otlar ve kaldırım aralarında fışkıran küçük çiçekler her şeye rağmen baharı müjdeliyor… Cemre toprağa düşer düşmez kendilerine bir yol bulup baş uzatan bu direngen otlar, burkulan yüreğine ılık bir su serpiyor. Bazılarının ayıklayıp atmak istediği bu otlar kente baharın habercisi… Doğanın en direngen, en kendine has olan otları… Karahindiba, ısırgan otu, ebegümeci, dev dikeni, arapsaçı, yabani hardal, sinir otu… Her birini ayrı ayrı tanıyor, sevecen gözlerle okşuyor. Şimdilerde kimsenin bilmediği bu otlar her şeye rağmen betonu yarıp çıkıyor… Marteniçkasını umutla asıyor, gönüllere bahar gelsin diye…