Erenköylü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra çevirmen olarak çalışmaya başladı. "Bütün Dünya" ve "Elele" dergileriyle çeşitli firmalarda sözlü ve yazılı tercümanlık yaptı. Emekli olduktan sonra öykülerine daha fazla zaman ayırabildi. "Mavi Öyküler", "Her Zamanlı Kadınlar" ve "Gölgem Gölgelere Karıştı" adında üç öykü kitabı; ayrıca "Mavi Bebek Masalları" adında bir çocuk kitabı vardır. Kızı ve torunuyla birlikte hâlâ Erenköy’de oturuyor.

Ulu ağaçların arasından geçerek köy yoluna vardığımda gördüm onları. Karşılıklı oturmuş birbirine bakan iki kocakarı. Aralarından asfalt bir yol geçiyor, tek arabalık. O da zaten ayda yılda bir geçerdi bu sapa yoldan. Ben yürüyüşe çıkmıştım. Ortalarından geçerken “Günaydın” dedim. Cevap vermediler. Dönerken gene ilgiyle ve gülümseyerek baktım onlara “Merhaba” dedim. Hiç oralı olmadılar. Demek ki beni görmüyorlardı. Oturan Buda heykeli gibi Çömelen Kocakarı heykeli; aynısından iki adet.

 

Atanarak geldiğim bu dağ köyüne neden sürüldüğümü düşünürken birden anladım. Bu iki kocakarıya rastlamak için gönderilmiştim.

 

Daha sonraki yürüyüşlerimde onların her gün orada oturup çene çaldıklarını fark ettim. Nedense yan yana oturmuyorlar, asfalt yolu aralarına alarak, karşılıklı oturup bağıra çağıra konuşmayı yeğliyorlardı. Önceleri tek kelime anlamıyordum ama dikkatle dinleyince aradan bazı sözcükleri yakalamaya başladım. Bir süre sonra yürüyüşe biraz ara verip, en yakın çitin arkasına gizlenerek onları merakla dinlerken buldum kendimi. Melodik, olur olmaz yerde vurgulu, bazı hecelerin uzatıldığı, bazılarının ise yok sayılıp atlandığı, dinleyenin zahmetsizce kendine göre boşlukları doldurduğu bir konuşma tarzıydı bu. Örneğin; “Sarı naapıyoooo be?” Cevap: “Naaapsın buzuuuuuladı!” Siz bu konuşmaya bir de melodi ekleyin. 

– “Sarı inek nasıl?”

– “Doğurdu bir buzağısı oldu.”

 

Günler geçtikçe onlar hakkında bilgi toplamaya başladım. Kendi gözlemlerime köylülerden öğrendiklerimi ekliyordum.

Aslında ikisi de kendi evinin bahçe kapısında oturuyordu. Kapı yoktu ama çitin kapı kadar bir bölümü aralık bırakılmış ve ince bir patikayla, bahçenin derininde, yoldan pek görünmeyen beyaz bir eve bağlanmıştı. Evle, araba geçmeyen asfalt yolun arasında kalan bahçede, her zaman çamaşır asılı olurdu. Beyaz ev, ince patika, asılı çamaşırlar ve çömelen kocakarının aynısı, aynadaki gibi, karşı tarafta da yer alıyordu.

Sıskaydı kocakarılar. Yanakları sarkmış, bayat yufka gibi buruşmuştu. Kıyafetleri de birbirine benzerdi. Çiçekli pazenden bir şalvar üstüne el örgüsü yün kazak onun üstüne de gene elde örülmüş bir yelek. Hava sıcak olmuş ya da soğuk hiç değişmezdi bu kıyafet. Değişen sadece başlarına bağladıkları kenarı iğne oyalı, rengârenk yemeniler olurdu. Rüzgârın marifetiyle aralanan eşarptan kurtulan kınalı saçları pembe pembe uçuşurdu. Yağmurda ne giydiklerini hiç bilmiyorum çünkü hiç çıkmazlardı kapı önüne. Sivri burunları, sivri çeneleri, göz çukurlarında parıldayan kuru üzüm benzeri gözleri vardı. Vaktiyle çalı çırpı, odun, hatta tuğla, kiremit, taş taşımaktan ve toprağı çapalamaktan bükülmüş bellerini çitin kenarına yasladıklarında saatlerce çömelmeye alışkındı bedenleri.

Sonra köylülerden adlarını öğrendim. Asiye ve Hatice’ymiş. Bu köyde doğup büyümüşler. Önce kocalarının evinde oturmuşlar karşılıklı, sonra oğullarının yanında. Oğullar da arkadaşmış çocukluktan. Evlenince babaevini elden geçirip onarmışlar. Onlar çevredeki ulu ağaçlar gibi kök salmış bu toprağa sülalece.

 

Son günlerde iki kocakarının konuşmasını dinlemek, anlamak ve yorumlamak için yürüyüşe çıkar olmuştum. Adeta bağımlıydım her gün o çitin arkasına gizlenip kulak kabartmaya. Kimi zaman tavuklardan, yumurtalardan, kuşlardan, sineklerden, fasulyeden, lahanadan laf açarlardı. Bazen de “Uyuşuk karı” diye gelinini ya da “Haylaz piç” diye torununu çekiştirdiği olurdu birinin. O zaman diğeri “Aha valla benimkisi de aynı” diyerek cevabı yapıştırırdı.

 

Aralarında geçen bu konuşmalar bizim alışkın olduğumuz türden değildi. Örneğin Hatice Nine bir şey söyler aradan epey zaman geçtikten sonra Asiye Nine’den cevap gelirdi. Hiç gelmediği de olurdu cevabın. Bu durumda konuşma son bulur bir süre konuşmadan öylece oturup sağa sola bakınırlardı. Sonra birdenbire Asiye Nine bambaşka bir laf atardı ortaya. 

Ben önce çitin arkasından onların şarkılı türkülü, bağırışlı çağırışlı konuşmalarını dinler, kendime göre yorumunu yapar, konuşma bitince iki bedenin arasından sessizce geçerek yoluma devam ederdim. Nasılsa beni görmemekte kararlıydı onlar.

 

Bir seferinde diğerlerine benzemeyen ilginç bir konuşma geçti aralarında.

“Kız Asiye” diye seslendi Hatice Nine.

“Heee?” dedi Asiye Nine.

“Kız ben bugün öleceğim.”

“Kız ne bilirsin ki, müneccim boku mu yedin?”

“Yok, emme Azrail girdi koynuma. ‘Hazır ol!’ dedi.”

“Aldırma kız, benim hep girer ya… sana demedim mi?”

“Demedin ya. Ben onu hiç görmemiştim ya… Hele dinle, yarın kapı önüne çıkmazsam anla diye dedimdi.”

“Oluuuuur.”

Sonra ikisi de sustu. Baktım konuşma bitti, ben de çitin arkasından çıkıp aralarından geçtim. Dönüş yolunda ikisi hâlâ aynı yerde konuşmadan karşılıklı oturuyordu. Aralarından geçtim gene ve çitin arkasında biraz oyalandım. Asiye “Az acıktım” diyerek bedeninin katlarını çözüp iki büklüm evine doğru yürüdü. Hatice hiç cevap vermedi. Ben de eve döndüm.

 

O gece oğlu Hatice Nine’nin ölüsünü çitin önünde bulmuş. “Ana hadi eve, bak soğuk çıktı” diye dürtünce bedeni yana devrilivermiş. Çömelmiş bir bedeni tabuta nasıl sığdıracaklarını hiç bilememişler. Köyün bütün kadınları yardıma gelmiş Hatice Nine’nin bacaklarını düzeltmek için. Kimi ılık suyla ovmuş, kimi manda yağı sürüp kanırtmış. Sonunda kan ter içinde, bu sıska bedeni uzunlamasına yatırmayı başarmışlar. 

 

Asiye olan bitenin pek farkında değil sanırım çünkü her sabah gene aynı yerde oturuyor. Bazen konuşuyor, belki de kadim dostu Hatice ile. Ben de görünmez olduğumu bildiğim için aralarından geçip gidiyorum.