Bizim evde kapılar çarpılarak kapanırdı.
Sesler yükselir, tabaklar değil ama kelimeler kırılırdı.
Babamın öfkesi dar bir koridorda yankılanırdı. Duvarlar inceydi; kaçacak yer yoktu. Annemin sesi önce cevap verir, sonra incelir, sonra kaybolurdu. En son duyduğum şey genelde sessizlik değil, yutulmuş bir hıçkırık olurdu.
Ben yatağımda dizlerimi karnıma çekerdim. Çocuklar böyle yapınca görünmez olduklarını sanırlar. Görünmez olursam her şey durur zannederdim.
Durmazdı.
Annemin yüzü sabahları şiş olurdu. “Uykusuz kaldım,” derdi. Uykusuzluk bizde her şeyin bahanesiydi. Morlukların, suskunlukların, titreyen ellerin…
Babamın ayak sesini ezbere bilirdim. Anahtarın kapıda dönme biçimini, montunu askıya asarkenki sertliği… Bir insan eve girerken havayı değiştirebilir mi? Değiştirirdi.
Ben çoğu gece ağlaya ağlaya uyurdum. Yastığım ıslanırdı. Sabah kurumuş olduğu için kimse fark etmezdi. Çocukluğumun en sadık tanığı o yastıktı.
Annem bazen bana bakarken gözlerini kaçırırdı. Suçlu gibi değil… Çaresiz gibi. Sanki “Seni bu evin içinden koruyamadım” der gibi. Ama ben ona hiç kızmadım. Çünkü onun da korunacak bir yanı vardı.
Büyüdükçe şunu anladım:
Bazı evler dışarıdan sıradan görünür, içeride fırtına kopar.
Bazı babalar sadece bağırmaz; insanın içindeki güveni de çatlatır.
Bazı anneler susmaz aslında; sadece dayanır.
Yıllar sonra hâlâ yüksek bir ses duyduğumda kalbim hızlanır. Hâlâ biri kapıyı sert kapatsa içim ürperir. İnsan büyür ama çocukken korktuğu şeylerin gölgesi uzamaya devam eder.
Yine de şunu öğrendim:
Ben o gecelerde sadece korkmadım. Güç de biriktirdim.
Gözyaşlarıyla uyuyan bir çocuk, bir gün kendi hayatını sessizce kurmayı da öğrenir.
Artık biliyorum:
Kimsenin sesinin, bir çocuğun kalbinden daha yüksek olmaması gerekirdi.
Ama oldu.
Ve ben, o gecelerden sağ çıktım.
Şimdi şunu da biliyorum:
Her evin kapısı kapalıdır ama bazı acılar kilitli tutulur.
Ben o kilidin arkasında büyüdüm.