On beş yaşıma bastığım yıl, hayatımın geri kalanını sessizce kemirecek olan soruyla tanıştım. Bir pazartesi sabahıydı; sınıfın pencerelerinden içeri giren ışık, tarih kitaplarının sararmış sayfalarında oyalanıyor, zamanın kendisi de derse geç kalmış gibi ağır ağır ilerliyordu. Tarih öğretmenim Ali Bey, dersin ortasında hiçbir şey söylemeden sıramın yanına geldi, çantasından bir kitap çıkardı ve sanki sıradan bir şey uzatır gibi elime bıraktı. O an bunun bir armağandan çok daha fazlası olduğunu, kaderin küçük ama inatçı bir tuzağı olabileceğini henüz bilmiyordum.
Kitabın sayfalarını çevirdikçe içinden bir soru fırladı ve yüzüme sert bir tokat gibi çarptı.
“Sofie, sen kimsin?”
Bu soru zihnime bir çapa gibi saplanmıştı. Kalbim durdu sandım. Kitabı kapattım, derin bir nefes aldım.
Ben kimdim? Adımın ve soyadımın dışında, gerçekten kimdim?
Kimlik kartımda Leyla Güneş yazıyordu ama bu isim, içimde gezinen o yabancıyı açıklamaya yetmiyordu. Kendi içimde, yolu olmayan patikalarda dolaşan deli bir koyun gibiydim. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri zamanın iç içe geçmiş katmanlarında kayboluyordum. Zaman bazen ileri akıyor bazen geriye dönüyor bazen de olduğu yerde çürüyor gibiydi. Ben ise her defasında başka bir ben olarak kendimi yeniden kurmaya çalışıyordum.
Yıllar geçti. Her yıl zihnimde yeni bir soru doğuyor, her soru benden yeni bir ben yaratıyordu. Kendimi kazıdıkça içimden daha çok toprak çıkıyor, kendi hafriyatımı sabırla bir kenara yığıyordum. Sözcüklerim çoğalıyordu ama huzurum değil. Anlamaya çalıştıkça yalnızlığım derinleşip bana sahici geliyordu. Kuru kalabalıkların arasından sıyrılıp kendi benliğimle dost olmuştum. Birlikte evreni keşfe çıkıyor, yalnızlığımızı bilinmeyen kuyulara bırakıyorduk.
Ali öğretmenim, beni kemirsin diye içime bir kurt salmıştı. O kurt yıllarca beynimin kıvrımlarında dolaşıp durdu. Artık kurtulamazdım; benliğim cezaya çarptırılmıştı bir kez. İçimdeki kurtla ve öteki benle birlikte yaşamayı öğreniyordum.
Geçen zaman içinde anne ve babamdan miras kalan hastalıklı davranışları iyileştirmeye çalışıyordum. Onca yıl geçmişti ama kendimi inşa etme hâlim bitmemişti. Kendimi bilmeye çalışan bir yolcuydum; yol bitiyor, sorular bitmiyordu. Bitmeyecekti…
Üniversiteyi bitirdim, çalışmaya başladım, hayatım yeni bir evreye girdi. Ama kendimi tanıma yolculuğum hiç durmadı. Bir gün iş yerindeyken beklenmedik bir telefon geldi. Reklamcı arkadaşım arıyordu. Ediz, uzun yıllar “Karanlıkta Tanışma” adlı bir program yapıyordu, yeni sezonun ilk konuğu olmamı istediğini söyledi. Hiç düşünmeden “Elbette.” diye yanıt verdim. Telefonu kapattığımda içimdeki benlerden biri sakin, diğeri panik içindeydi. Kabul ettiğimi o an idrak ettim.
Boş bulunup “Gelirim.” demiştim. Bu sözcüğün ağzımdan çıkışıyla birlikte sanki karar bana ait olmaktan vazgeçmişti. Topluluk önünde heyecandan dilimin lâl olacağını, kelimelerin boğazımda düğümlenip kalacağını düşünmeden nasıl kabul ettiğimi anlamaya çalışıyordum. Ne söyleyeceğimi, nasıl duracağımı, cümlelerin nereden başlayıp nerede biteceğini hesaplamaya çalışırken, bir an elim ayağım boşaldı; bedenim benden önce yorulmuş gibiydi. Kendime kızdım. Bu huyumu bildiğim hâlde, bu çekingenliğin beni her seferinde yarı yolda bıraktığını yaşayarak öğrenmişken, nasıl bu cesareti gösterebilmiştim? Şaşkındım. İçimdeki ben, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi beni yatıştırmaya çalışıyordu. “Bu,” diyordu, “heyecanını ve zincirlerini kırmak için iyi bir deneyim olacak.” Onu dinlemem gerektiğini kendime tekrar tekrar söylüyordum. Bu kişilik özelliğimin üstüne gidersem belki güzel bir maceranın içinde bulacaktım kendimi; gitmezsem, dilim tutulacak, kelimeler beni terk edecek ve ben kendi sessizliğimin içinde tek başıma kalacaktım. Sonunda rezil olma ihtimali vardı; ama bunu düşünmeden, sanki başka bir seçeneğim yokmuş gibi, kendimi bilinmez bir karanlığın içine bıraktım. Bazı anlar vardır insan seçim yapamaz, karşınızdaki durum seçimi yaptırır. Bazense bilinmeyen durumlar bilmediğimiz şeyleri doğurur. Kim bilir… Belki de hayat, tam da böyle anlarda, insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaştığı yerdir.
Program yaklaştıkça bedenim beni yarı yolda bırakmaya başladı. Panikataklar, uyuşmalar, deli sorular… Konunun ne olacağını bile bilmiyordum. Bilinmezliğin kendisi konu olmuştu. Ben ise her şeyi bilmem gerekiyormuş gibi bir korkunun içine akıyordum.
Gün geldi… İstiklal Caddesi’nde yürürken korkularımı üzerime bir palto gibi geçirmeye çalışıyordum. Mekâna vardığımda Ediz beni karşıladı. Gülümsedi.
“Heyecanlı mısın?”
“Evet.” dedim. “İnanılmaz.”
Beni loş ışıklı bir odaya aldılar. Yüksek tavanlı, dev kapılı, koca aynalı bir odaydı. Aynada kendime baktım. “Korkunu bir kenara bırak.” dedim kendime. Öteki Leyla Güneş’le konuşur gibi konuş.
Aradan yarım saat geçti. Bu yarım saat, saatlerin ölçüsüne göre kısa sayılabilirdi ama benim için insanın kendini beklediği anların hepsini içine alan uzun bir sessizlikti. Ediz kapıyı açıp içeri girdiğinde, odanın havası hafifçe yer değiştirdi.
“Herkes içeride.” dedi. Sanki bunu bana değil de bekleyişe söylüyormuş gibi. “Seni bekliyorlar. Heyecan var mı?” diye sordu.
“Evet.” dedim. “Fazlasıyla.”
Bunu söylerken sesimin benden biraz geride kaldığını hissettim. Ediz karanlığın içinde düşmemem için elimden tuttu. Karanlıkta yürürken kalbim salonu yıkabilecek güçte atıyordu. Sessizce salona doğru yürüdük. Yerime oturduğumda kalbimin sesi, kapalı bir mekânda yankılanan eski bir saat gibi kulaklarımda çınlıyordu. Vücudumu ateş sarmıştı; ateş aceleciydi ama yakıcı değildi. Karanlığın içinde masanın üstünü yoklayarak suyu bulmaya çalıştım. Ediz programın girişini sunarken, ben bardağı dudaklarıma götürüp kendi bilinmezliğimi serinletmeye çalışıyordum.
Ediz, programın iki oturumdan oluşacağını anlattı. İlk oturumda sorular gelecekti; kim olduğum, ne yaptığım, nereden geldiğim… Yani hayatım, başkalarının merakıyla geçici bir düzene sokulacaktı. İkinci oturumda ise anlattıklarımdan yola çıkılarak benim nasıl bir insan olduğum konuşulacaktı. Bir insanın kendini susturup, başkalarının onu tarif etmesini dinlediği nadir anlardan biriydi bu.
Heyecanlıydım. Karanlığın içindeki bilinmeze, yıllardır içimde dolaşan ama adını koyamadığım bir duyguya rastlamış gibi gülümsedim. İnsanlar beni görmüyordu ama ben, görülüyormuşum gibi duruşumu düzelttim. Karanlıkta bile bedenin bir alışkanlığı vardı. Konuşmaya başladım.
“Öncelikle hoş geldiniz arkadaşlar. Karanlıkta böyle bir deneyimin parçası olmak beni heyecanlandırıyor. Programa davet ettiğin için tekrar teşekkür ederim Ediz. Normalde bu tür programları istemeyerek geri çeviriyorum. Kamera ve topluluk önünde konuşmak benim için zor. Ama nedense senin programına katılmak istedim. Belki karanlık cesaret verdi. Bilmiyorum. Bu karanlıkta zincirlerimi kırmaya geldim. Çabalayacağım. O yüzden heyecanlıyım.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Ediz’in sesi yeniden duyuldu:
“İlk soruyu Ayşe’den alalım.”
Ayşe, “Öncelikle hoş geldiniz. Mutluluk nedir? Sizi ne mutlu eder?” dedi.
Soru basitti ama insanın bir ömür boyunca kaçtığı, sonra dönüp dolaşıp yine önünde bulduğu türdendi. Hayatın içine serpiştirilmiş, cevabı hemen verildiğinde eksik kalacak, geciktirildiğinde ise ağırlaşacak sorulardan biri. Böylesi bir soru ancak kendi yolculuğumun içinden geçerek yanıtlanabilirdi. Bardağı elime aldım, bir yudum su içtim; susuzluğumu gidermekten çok zamanla arama konmuş küçük bir mesafeydi bu. Derin bir nefes aldım:
“Mutluluk,” dedim, “her şeydir.”
Bu sözcüğü söyledikten sonra duraksadım; çünkü “her şey” dediğimde, aslında ne kadar az şeye razı olduğumu fark ettim. “İnsana soluk aldıran,” diye devam ettim: “hayatı katlanılır kılan en küçük, en sade şeylerdir mutluluk. Büyük olaylara, sarsıcı sevinçlere, başkalarının uzaktan fark edeceği anlara ihtiyacım yok. Hayat bana öğretti ki büyük mutluluklar da büyük yorgunluklar bırakıyor geride. Oysa küçük şeyler sessizdir; fark edilmeden gelir, fark edilmeden yerleşir insanın içine.”
Sözlerim karanlığın içinde ağır ağır ilerliyordu; sanki her cümle, geçmişte yaşanmış bir anıya değmeden geçemiyordu.
“Küçük şeylerle mutlu olmayı bilen biriyim.” dedim. “Bir ağacın gölgesiyle, bir martının kanat çırpışıyla ya da sonbaharda her tarafa yayılan sarı sarı yaprakların kalbime düşürdüğü çiğ taneleriyle de mutlu olabilirim. Belki de asıl mesele bu; onların farkına varabilmek. Çünkü çoğu zaman mutluluk oradadır; ama biz onu, daha gürültülü şeylerin arkasında bıraktığımız için göremeyiz.”
Bir an durdum. İçimden geçenleri yüksek sesle söyleyip söylememek arasında kaldım; sonra bıraktım kendimi.
“Mutluluk,” dedim, “bir şeylerin tamamlanması değildir çoğu zaman. Eksiklerle yaşamayı öğrenebilmektir. Her şeyi anlamadan, her şeyi çözemeden hatta bazı soruları sonsuza dek yanıtsız bırakarak hayata katlanabilmektir. Benim için mutluluk, tam da bu kabullenişin içinden süzülen kısa ama sahici anlarda saklıdır. O an geldiğinde onun tadını çıkarmayı kendime borç bilirim.”
“Teşekkür ederim.” dedi Ayşe.
Ediz araya girdi:
“Zeynep, sen soru sormak ister misin?”
“Tabii. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?”
Bu soru karanlığın içinden diğerlerinden daha ağır geldi. Sanki yalnız bana değil, yıllardır içimde biriken sessizliklere sorulmuştu. İstemeden gülümsedim; çünkü insanın kendini tanımlaması, çoğu zaman kendini yanlış yere yerleştirmesi demekti.
“Aman Allah’ım.” dedim, “Bu gerçekten çok zor bir soru.”
Bir an durdum. Söyleyeceğim cümlelerin benden önce yaşlanmasını bekler gibi.
“Kendimi tanımlamak.” diye devam ettim: “Bana biraz hadsizlik gibi geliyor. Çünkü insan, kendini anlattığını sandığı her anda aslında yalnızca görmek istediği yanını öne çıkarıyor.”
Sözlerim kimseye ait olmayan bir yere doğru karanlıkta yayıldı.
“Bence bu söyleşiden sonra siz beni tanımlarsanız daha doğru olur. İnsan bazen kendini susturup, başkalarının gözünden nasıl göründüğünü dinlemeli. Belki de insanın kim olduğu, kendi söylediğinden çok, başkalarının onda neyi fark ettiğiyle ortaya çıkar.”
“Belki de.” diye ekledim, “Doğru olan budur. Kendini tek bir cümleye, tek bir kimliğe hapsetmemektir. Çünkü insan, tanımlandığı anda kapanır. Oysa ben, açık kalmak istiyorum.”
Ediz konuşmaya girerek, “Oktay, senden soruyu alalım.” dedi.
Oktay, “Öncelikle cesaretiniz için sizi tebrik ederim. Siz kimsiniz? Ne iş yapıyorsunuz? Merak ediyorum.”
“Dramaturgum.”
Bu kelimeyi söyledikten sonra, karanlıkta kısa bir sessizlik oldu; kelime yerini bulmuştu. O an anladım ki kendimi tanımlamaktan kaçınırken bile bazen insanın dünyayla kurduğu ilişki tek bir kelimeyle sızar dışarı. Ama bu kelime bir sınır çizmez; yalnızca bir yön işaret eder. Yönler de tanımlar gibi kapanmaz; değişir, sapar, kaybolur, yeniden bulunur.
Karanlık, bu kelimeyi sakladı. Ben de ona daha fazlasını söylemedim.
Salondaki sessizliğin ardından Ediz: “Şule, senden devam edelim. Buyurun lütfen.”
Şule, “Hayalini kurduğunuz şehir neresi? Ve orada ne yapmak isterdiniz?” diye sordu.
Bu soru, benden önce yıllardır içimde dolaşıyordu.
“Bu ülkeye çok uzun zamandır kendimi ait hissetmiyorum.” dedim. “Hepimiz açık bir cezaevinde yaşıyoruz gibi geliyor bana. Midilli Adası’nda çiftçilik yaparak yaşamak isterdim. Toprakla uğraşmak, bahçede çalışmak iyi hissettiriyor. Romantik bir hayal gibi görünebilir ama ben hiçbir zaman ismimin başındaki etiketle var olmayı seçmedim. Varlık giysilerinden sıyrılıp sade, basit ve sevdiğim bir yerde yaşamak ve çalışmak isterdim. Orada kimse ne iş yaptığınla, kim olduğunla ilgilenmez. Sen olduğun için değer görürsün. Giysilerinin ve unvanlarının bir önemi yoktur. Burası gibi değil.”
Sessizlik, bu kez ağır değil, düşünceliydi.
Ediz, düşünceli sessizliğe: “Dördüncü soru…Kübra, buyurun.”
Kübra, “Sizce vicdan ve merhamet önemli mi? Neden?” dedi.
Bu soru, karanlığın içinden acele etmeden geldi. Diğerleri gibi bir cevap beklemiyordu belki de. Daha çok insanın kendisiyle ne kadar baş başa kalabildiğini yokluyordu. Bir an durdum. Çünkü vicdan ve merhamet, üzerine düşünülmeden konuşulduğunda anlamını yitiren kelimelerdi.
“Bu soru için teşekkür ederim Kübra. Vicdan ve merhamet, benim hayatımda yalnızca önemli değil; vazgeçilmez de.”
Sözlerimi ağır ağır kuruyordum; sanki her cümle, içimde uzun zamandır bekleyen bir hatıraya dokunuyordu.
“Onlar olmadan insan olamayız.” diye devam ettim:
“İnsanı ayakta tutan, ona yön veren temel taşlar bunlar. Bir toplumda vicdanlı ve merhametli insanlara rastlıyorsak, kendimizi şanslı sayabiliriz. Çünkü onların yokluğunda kötülük sessizce yerleşir; kaos alışkanlık hâline gelir.”
Karanlıkta, görünmeyen dinleyicilerin nefesleri ağırlaşmış gibiydi.
“Hepimizin sırtında görmediğimiz, bilmediğimiz bir kamburu vardır. Ancak birbirimizle konuşup anladığımızda o yükleri fark etmeye başlarız. Vicdan, başkasının acısını kendi bedeninde hissedebilme yetisidir. Merhamet ise o acının yanında kalabilme cesareti.”
Bir an durdum; sonra tekrar devam ettim:
“İyileşme dediğimiz şey bu iki kavramın sessizce devreye girmesiyle olur. Ama bu ancak vicdan ve merhametle mümkün. Onlar yoksa, karanlık yalnızca karanlık olur.”
Sözlerim bittiğinde, karanlık yine sessizdi.
Ediz sessizliği sesiyle bölerek, “Betsy, senden soruyu alalım.” dedi.
Betsy, “Değer nedir? Kendine değer verdiğini düşünüyor musun?” diye sordu.
Bu soru, beni durdurdu.
“Bunu kendime sık sık soruyorum.” dedim. “Dürüst olmam gerekirse, kendime yeterince değer vermediğimi düşünüyorum. Başkalarına gereksizce değer gösterip kendimin kıymetini bilmediğim çok oldu maalesef. Neden? diye soruyorum kendime. Kızıyorum, suçluyorum. Bir yargıç gibi acımasızca davranıyorum. Ardından sakinleşip kendime geliyorum. Bu kadar kirli bir dünyada varlığını temiz bir şekilde koruyan, duyarlı bir insan olarak neden diye öteki ben’e soruyorum? Sonra kendime, ‘Sen bir çiçeksin.’ diyorum. ‘Evet bir çiçeksin, çiçek! Ve kıymetini bil.’ diyorum.”
Betsy birden heyecanla konuşmaya girdi:
“Evet, evet buldum. Sen bir çiçeksin. Bu kirli dünyanın içinde kendini yeşerten bir çiçek! Bence kimliğin ortaya çıktı. Duyarlı, yardımsever, herkesin arkadaşlık etmek isteyeceği bir insansın. Seni çok merak ediyorum gerçekten. Umarım çıkışta tanışma fırsatımız olur.”
Utandım. Utanç, karanlıkta da kendine yer buluyordu. Yüzümün kızardığını ise kimse görmüyordu. Çünkü karanlık pek çok şeyi örtüyordu.
“Teşekkür ederim Betsy. Mahcup oldum…”
Hafif gülüşmeler oldu. Sanki soru, cevabını kendi içinden doğurmuştu.
Ediz sıradaki soru için Ali’ye söz hakkı verdi:
“Ali, senden alalım…”
Ali, “Haksızlığa uğrayıp sinirlendiğinizde ne yaparsınız?” diye sordu.
“O ortamdan sessizce ayrılırım. Sinirimi boşaltmak için küfür ederim.” diye yanıtladım.
Salondaki sessizlik gülmeye başladı.
“Evet arkadaşlar, siz küfür etmiyor musunuz? İnsanız. Hepimizin siniri boşaltma biçimleri var. Biraz dürüst olalım, lütfen.”
Birinci oturum bitmişti. Sorular geldikçe konuşmaya cesaretim artıyordu. İçimden, keşke herkesin birden fazla soru hakkı olsaydı, diye geçirdim. Tanımadığım insanlarla karanlıkta uzun uzun konuşmak istiyordum. Karanlık, bana cesaret vermişti. Zincirlerim gevşemişti.
İkinci oturumda sustum. Bu kez beni anlatıyorlardı. Tanımadığım bir topluluk, benim kim olduğumu, nasıl bir insan olduğumu konuşuyordu. Garip ama sakinleştirici bir deneyimdi. Sanki bir psikoloji seansındaydım ve her bir cümle, beni biraz daha toparlıyordu.
Ama yalnız ben iyileşmiyordum.
Hikâyem üzerinden birbirimize dokunuyor, birbirimize şifa oluyorduk. Sanki karanlık bilmediğimiz yılların dostluğunu, bir gecede bize sunmuştu. Göz göze gelmeden, seslerimizle birbirimize bağ kurarak sığınak olmuştuk.
Toplu bir iyileşme hâliydi bu.
Kim demiş karanlık ışık saçmaz diye.
Ortam yine sessizleşmişti. Topluluk ışıklar açıldığında karşılarına çıkıp çıkmayacağımı merak ediyordu. Karanlık cesaret vermişti. Zincirlerimi gevşetmişti ama kıramamıştı. Karanlıkta yüzlerini görmediğim topluluğa teşekkür ettim. Sessizce öteki benimle İstiklal Caddesi’nin yolunu tuttum…