Hayat, bana her zaman inşa edilmesi gereken muazzam, görkemli bir eser gibi sunuldu. Şimdi ise hayatımla eşdeğer bir Büyük Katedral yapmam istendi. Her sabah, bir başyapıtın son taşını yerine koyacak usta bir zanaatkârın telaşıyla uyanırım. Gözlerim daima, bitmiş halinin hayaliyle kamaşır: Kusursuz bir kubbe, göğe uzanan iki simetrik çan kulesi, herkesin hayranlıkla bakacağı, zamana meydan okuyan o nihai yapı.
Oysa şimdi, ustalar çekildiğinde, inşaat durduğunda, katedralin devasa, soğuk ve nihayet sessizliğe bürünmüş taş duvarları arasında dikiliyorum. Elime alabileceğim tek şey, bir zamanlar varış noktası sandığım o ihtişamlı projenin bitmemişlik hissiyle dolu yankısı.
Yıllarca, işimin gereği, her yeni günü yalnızca bir tuğla, bir harç makinası, bir iskele tahtası olarak gördüm. Önemsiz, geçici, sabırla katlanılması gereken araçlar… Asıl amaç o görkemli Mihrap’ın tam önünde durmak, katedralin ışık oyunlarıyla yıkanan, kusursuz zeminde kendi yansımamı görme anıydı. Mükemmel bir son için, mükemmel olmayan her anı göz ardı ettim, feda ettim.
Tıpkı tren yolculuğunda hep ileriyi hedefleyen yolcu gibi, ben de hep bitiş çizgisini aradım. Yaşadığımız zaman, iki farklı ırmağın akışıdır aslında: Biri “takvim yapraklarının, saatlerin acımasız ve ölçülebilir akışı” diğeri ise “o yakalanmaz, ilahi, tam da olması gereken anda gerçekleşen “doğru an”. Ben, ömrümü ilkine feda ettim. Her anı, bir sonraki anın temelini atan, işlenmesi gereken zorlu bir madde olarak görerek, o anın içindeki diğerini defalarca ıskaladım.
Ustalığa olan inancım o kadar büyüktü ki, kusursuzluk takıntısı, beni anın asıl zanaatkârlığından kopardı. Bir mermer bloğunu kaba bir şekle sokarken, onun çıplak dokusunu, soğukluğunu, tarihini hissetmeyi unuttum. Çünkü zihnim, hep o cilalı, pürüzsüz son yüzeydeydi.
Şimdi durup baktığımda anlıyorum ki, bir katedralin ruhu, onun görkeminde değil; o görkemi mümkün kılan küçük, el işçiliği gerektiren ayrıntılarda gizliymiş.
Kaç taşın üzerine düşen öğle güneşi gölgesini görmezden geldim? Kaç kere, harç kararken yorulan kollarımın verdiği o “yaşadığımı” hissettiren tatlı sızıyı görmezden geldim?
Keşke bilebilseydim…
Katedralin o çok eleştirdiğim, eğri duran küçük bir taşında, bana yemek getiren annemin parmak izini görürdüm. Kuleye tırmanırken soluk soluğa kaldığım o anda, gökyüzünün o günkü eşsiz indigo mavisinin tonunu zihnime kazırdım. İşçilerin molasında söylenen o basit türkünün melodisini kaydederdim; çünkü o melodi, zamanın gürültüsünde kaybolmuş en samimi insan sesleriydi.
En çok da, Pazar ayinlerinde mihrabın üzerine düşen kilise camının vitrayından yansıyan renkli ışıklarının dansını izlerdim. O camın, tozlanmış bir köşesinde, süzülen bir ışık huzmesi içinde tek bir toz zerresinin nasıl asılı kaldığını, nasıl kusursuz bir dengeyle havada durduğunu fark ederdim. O toz zerresi, büyük eserin en önemsiz parçasıydı, ama o anın mutlak varoluşunun kanıtıydı. O zerredeki sonsuzluğu, katedralin bütününde aradım.
Borges’in tren yolculuğundaki yankısı “Yaşam, anlardan ibarettir. Ve ben çoğunu ıskalamışım.” gibi, benim zihnimde de başka bir ustanın, Mimarın sesi çınlıyor: “Eserin tamamlanması, inşaatın durması değildir. Eser, ilk kazma vurulduğu andan itibaren, her nefesle tamamlanmaktadır.”
Kusursuzluk saplantısı, benim ‘Şimdi’nin Gürültüsüne’ sığınmamdı. Yapacak çok şeyim vardı, düzeltilecek çok taş, mükemmelleştirilecek çok açı… Bu telaş, o küçük mucizeleri, yani yaşamın kendisini duymamı engelledi.
Komşu zanaatkârın kahkahasının akustik titreşimini duymadım. Yağmur yağarken, tavanı henüz kapanmamış yarı bitmiş salonda çıkan su damlalarının ışık oyunlarını görmedim, ritmini kaydetmedim.
Büyük taşları taşırken ayak izlerimin çamurda bıraktığı geçici izlerin sanatsal güzelliğini fark etmedim.
Hayat bir inşaat değilmiş; hayat, her vuruşun bir şölen olduğu, o vuruşun titreşimini derinden hissetme sanatıymış.
Şimdi, katedralin kapıları kapandı. Geriye kalan tek şey, aceleyle yaşanmış bir ömürden artakalan, buruşuk bir proje çizimi. Keşke o çizimin bir köşesinde bir not olsaydı: “Usta, yavaşla. Eserin değeri, göklere uzanmasında değil; onun her bir santiminde gösterdiğin mevcudiyettir.”
Rayların sesi gibi, son çekiç sesinin yankısı da uzaklaştı. Mimarın fısıltısı kulağımda kalıyor: “Farkında mısınız bilmem, eser budur zaten: Anlar, sadece anlar…”
Ve ben, nihayet anlıyorum: Eserin tamamlanışı değil, anların akışıymış sonsuzluk.
Katedral, zihnimden kayboldu. Yerini, içimde kalan o toz zerresinin parlak ışığı aldı. O zerre ve ışığı, ne kadar kusursuz bir katedral inşa ettiğimle ilgili değil; o toz zerresinin var olduğu anı ne kadar bütünlüğümle yaşadığımla ilgiliydi.
Şimdi biliyorum: İnsanın asıl eserinin bitişi, kendini affettiği andır. Ve hayat, ne kadar uzun sürerse sürsün, her zaman bir taş yontuş kadar kısa, bir fark ediş kadar uzun kalır.
Bundan sonraki projemde, önümdeki ilk taşı, sanki tüm katedral sadece o taşmış gibi, sabırla, sevgiyle ve tam bir dikkatle yontarak, bu an’a saygı duruşunda bulunacağım. Çünkü katedralin en büyük sırrı, sonda değil, daima ve daima başlangıçta gizliymiş.