Bir konuk
Kırkikindi yağmurları…
Aniden bastırır, uzun sürmez. Buralar ıslanmasın. Pencereyi kapatıyor.
“Mutfağa gel de iki laflayalım.”
Titreyen elleriyle buzdolabından sütlaçları çıkarıyor. Üzerlerine tarçın serpiyor. Son zamanlarda karabiber yerine tarçın, tarçın yerine kahve koyduğu da oluyor tabii.
“Katıp karıştırıp yapıyorum bir şeyler.”
Ekşimsi bir koku var mutfakta. Ama bu kokuyu, bu dokuyu, bu tatları alışageldiği bir devinimle günlerini sürdürmesini olanaklı kıldığından seviyor.
“Ne de olsa insanın kendi eşyası. Yatağın kuş tüyünden de olsa sert sedirden de olsa, senin ya. Hep senin olanı arıyor bu baş,” diyor. Ellerini başına götürerek. Sonra niçin böyle yaptığını unutuyor. Yine gözleri çok derin ama boşluğa bakar gibi…
Ona her şeyi anlatabilirim, nasılsa unutacak. Ama işte sen kendini unutmadan evvel başkaları seni unutuyor.
“Ben yaptığım işim, ortaya koyduğum emeğim!” diyordu bir zamanlar. Şimdi yapabildikleri azaldıkça silinmeye başlıyor zihinlerden. Artık kalabalık, şen sofralar yok. Eskiden öyle miydi ya? Elinden her iş gelir, rızkını terzilikten kazanır. Kırık çıkık, nazar duası okuma, düğünlere mevlitlere pilav… Bunları gönüllü olarak yapardı.
Bütün ömrünü ellerinle ve yüreğinle bir şeyleri kesip biçerek, işleyerek yaşadın. O nedenle parçalar arıyorsun işleyecek. Masanın üzerinde sabit durmuyor; yorgun, derileri incelmiş, kırışmış, yılların izlerini taşıyan ellerin, koyacak yer bulamıyorsun. Yine de memnunsun çünkü üretti onlar; usundan, ruhundan damıttıklarını kumaşlara biçti, dikti. Açtı, örttü. İpliklerini altın veya gümüş teli gibi gördü.
Kim bilir ne çok kumaş vardır burada. Kumaş parçaları… Hepsinden artanlarla bir bütün oluşturmaya çalışıyor hâlâ. Bazen yanlış yerden dikilmiş, izler… Misal şu:
Çiçekli perde
“Sen hemşireliği bitirince diktim onu.”
“Yoksa o zaman değil mi? Doğru ya, gençtim.”
Yirmilerinde bir muhacir kızı… Yaşamasının dal uçlarından kiraz çiçekleri henüz boy vermişti. Gerçi severek gitti ama… Kocası sıkı bir adam gençliklerinde. Perdelerin de sıkı olmasını istiyor. Sanıyor ki karşı dükkânların esnafları hep Ayla’yı gözlüyor.
Eskinin kadınları… Görünen yüzüyle vurmak, kırmak yoksa “memnunum” demek düşüyor. Hâlbuki her an o vuruş gerçekleşebilir, konuşulmayan törelere uymazsa. Bir nevi itaat yani.
“Çerkezlere gelin gidince yeni töreler eklendi hayatıma.”
“Efendim, arkanı dönmeyecek, geri geri çıkacaksın kapıdan. Çocuğunu niye sevdin, ayıp.”
İsim
“Kocanın adı Ali ya, Ali diyemiyorsun Veli diyorsun.”
“Öyle geçip gitti ömür… Şimdi her şey başka türlü tabii. Hayatına başka gözle bakabiliyorsun. Memnun değilim, diyebiliyorsun. İyi mi onu da bilmiyorum kimse memnun değil çünkü.”
“Biz mutluyuz, derdik. Her günkü alışkanlıkların tekrarıyla. Başka türlüsünü bilemedik. Yorgun düşmüşüz be kızım. Durunca anladık. Eller, dizler tutmaz olduğunda.”
“Belki bir gün anlatırım sana, yazarsın…”
“Gidecek misin? Git tabii, tutamam seni. Gözlerinden uyku akıyor. Hem insan kendi yastığını, yorganını arıyor.”
Kalkıp yeniden pencereyi açıyor. Çiçekli perde tek başına salınıp duruyor. Eflatun gökyüzü. Göğsümün tam ortasında bir çiçeği dinlendirmek istiyorum. Kiraz çiçeklerini…