Evimiz bir tapınağa benzerdi. Mütevazı bir camii, küçük bir kilise, sevimli bir sinagog… Aralıklarla ziyaret edilen ve karşılığında huzur ve sevaba kavuşulan kutsal bir mekân. Gerçi bizim beklediğimiz hacı eve geldiğinde huzur mu buluyordu yoksa dışarıda kalıp şeytan taşlamak mı istiyordu, bilmiyordum o zamanlar. Ama kutsal yerlerde sessiz olunması gerektiğini öğrenmiştim. Sessizliğimiz belki de sözcüklerle ifade edilemeyen duyguların, çatışmaların varlığına bir işaretti. Bazı durumlarda sessizlik bir güçtür dense de bizim evde arkasına sığınılan bir kalkandı. Çünkü sesli olmak bir konuşmanın ardında yatan, derinlerde saklanan duygusal katmanları ortaya çıkarabilirdi.
Sessizlik. Kabullenmiştim. Bir de evlilik kavramı vardı ama. Evlilik denilen şey çelişkiliydi bizim evde. Dedem; kemikli, ince suratlı, kızıl sakallı, o sert kartal bakışlı adam babaannemin yanında uysal bir aslana döner, o olmadan yemeğe başlamaz, onsuz yatak odasına çekilmezdi. Sevgilerini saygıyla pekiştirmiş yarım asırlık bir kurumdu onların beraberliği. Evliliğe inancım onlar sayesinde artarken annemin hüzünlü yüzü yolumu keser, beni düşündürürdü. Tek kişilik evlilik. Bu mümkün müydü? Sessizliği kabullenmiştim de evlilik kavramına hâlâ kuşkuyla bakarım.
Uzun yol şoförü diyorlardı babam için. Gitti mi günlerce gelmezdi. Onsuz hayata alışmış olsak da bilirdim ki bu evdekilerin tek yaşam sebebi o geniş omuzlu, kalın fırça bıyıklı, inci dişli adamın eve dönüş anlarını görmekti. Evin tüm dengeleri altüst olurdu o gelince. Bütün odalar aydınlatılırdı, ışıl ışıl ışıldardı ev ahalisinin yüzleri. Çevredekiler anlardı onun eve döndüğünü. Masanın diğer başına, dedemin karşısındaki sandalyeye oturur, tabağına gömülüp sessizce yemeğini yerdi, tek yaşam belirtisi olarak arada bir bana göz kırpardı. Babaannem mutlu olduğunu saklamazdı, pür neşe dolaşırdı ortada. Dedemse kaprislerini arttırsa da babamın en sevdiği, kendisinin içmeye kıyamadığı şarabı sunardı. Annem ince porselen yemek takımlarını çıkarır, yatağına yeni mis kokulu nevresimler sererdi. Bu seremoniler bana çok saçma gelir hatta acı verirdi; çünkü hepimiz, hepsi biliyordu ki, en yakın zamanda o lambalar sönecekti.
Buna rağmen, “Biraz daha kalsaydın.” derdi annem. Babam cevap vermez ya da kuru bir sesle, “Biliyorsun kalmayacağımı.” derdi. Sonra annemin sesi. “Ama Sare çok özlüyor seni.” O zaman babamın bakışları değişirdi. Bir pişmanlık, yok yok pişmanlık değil, suçluluk duygusuydu suratına yerleşen ifade. Biraz da çaresizlik, ne yapacağını bilememezlik hali. Ah! Sare. Elimi kolumu bağlayan Sare. Anneme dönüp öfkeyle, “Dua et Sare var.” derdi.
Bu konuşmaları ve o anları hiç unutmadı hafızam. Dua et Sare var… Sare olmasa adımımı bile… Tüm bunlar yaşanırken değil ama bir süre sonra bu evdeki sessizliğin nedenini anlamıştım. Kabul olmayacak bir duanın ortaklarıydık biz. Yüreği çoktan başka bir kadına kopup gitmiş bir adamın önüne, ucuna vazgeçemeyeceğini bildiğimiz bir yem taktığımız oltayı atıyorduk. Oltadaki yem büyüyüp evden ayrılana kadar devam etti bu sahte seremoniler.
Yıllar geçti aradan, sessiz, dediler hep benim için. Sessizdim. Kabullenmiştim. Evliliği ise hep sorguladım. Hep sorular sorup cevaplar aradım. Babamı bir türlü bırakmamakta direnen annem onursuz ve gurursuz bir kadın mıydı yoksa sevdiği erkeği ne pahasına olursa olsun bırakmayan âşık bir kadın mı? Tek taraflı olsa da aşkı uğruna gururunu yerlere saçan mıydı? Ya babam? Mutluluğu başka bir kadında bulmuş olması onu suçlu mu yapıyordu? Kimdi bu durumda kurban? Birinin mutsuzluğu diğerinin mutluluğu olabilir miydi? Hangisiydi doğru olan?