Şifası olmayan bir hastalık mıydı merakı? Cevapsız soruları belini bükecek kadar ağır, canını alacak kadar kanlı mıydı?  O, sofradan tok kalkanlardan, ağızları tıka basa doluyken konuşup etrafa yediklerini saçanlardan değildi. Elinde not defteri, boynunda makinasıyla aç kalktığı o sofrayı toplayanlardandı. “Merak iyi bir şey değil. İşine bak. İşinin sınırları mı vardı?  Çirkini mi güzellemeliydi mesela? O halde dünyayla arasındaki perdeyi kim aralayacaktı?

Çocukken filmlerde boy gösteren avukatlara özenir ve üstüne cüppe gibi sardığı bir perdeyle aynanın karşısında rolünü oynardı. Davetsiz bir misafirin yüzü “geçerli bir meslek seçemeyeceğini fısıldayarak oyunu sonlandırırdı. O perde, bir tiyatro sahnesine aitti ya da dünyayla arasında duran ve aralanamayacak kadar ağır sırların perdesiydi. Atmayı hayal ettiği tiratlar çocuk merakını mesleğe dönüştürecek bir sihri kutsuyordu. Zamanla mahkeme salonu küreselleşemeyen adaletiyle dünyaya dönüşmüştü.

 Savaşların en acımasızının muhabiri olmaya karar vermişti. Toprağa, ormanlara karşı doymak, durmak nedir bilmeyen vahşi rant orduları. O kadar çok fotoğraf çekerdi ki, o görüntüler yurdunun, ancak insanın şeytandan ödünç aldığı yöntemlerle böyle perişan edilebileceğini gösteriyordu. Hatta dünyanın gözünün içine bakabilmek için “insansız talan araçları” olarak isimlendiriliyordu. Kimse inkâr edemezdi olanı biteni. Her flaş patladığında adı konulmadan karanlıkta kalmış bir gerçek uyandırılıyordu. Doğa madeni gri, kıraç halinden giderek şeffaflaşarak, kendisine yabancılaştığı kırılma çağını yaşıyordu. Nefes alabilen tüm canlılar kaçışıyordu.

 Karanlığa parmak sallamak cesaret işiydi. Yaşarken, yalanın dalgasına kapılmadığı için, öldürüldükten sonra, ormanlarla kaplanmış derin yüzü, dünyayı güzelleştirmek için ayna karşısında hayallerini canlandıran o çocuklara görünebilecekti. Büyüdüklerinde gerçeği ararken katledilmiş tüm meslektaşlarının faillerini arayıp bulacaklardı. Çünkü o çocukların gözleri, perdeden dünyaya sızan umudu görüp tüm meslekleri geçerli kılabilecekti.