İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.
Ekrem, genzine yapışan kan kokusundan kurtulmak için arabaya biner binmez torpidoda duran pet şişeyi çıkardı. Gömleğinin yakası terli ensesine değdikçe öğüresi geliyordu, ağzına gelen safrayı yuttu. Sezai leğenleri bagaja yerleştirmeye çalışıyordu. Bagajın aralığından dikiz aynasında onu izleyen babasına baktı. “Çok şükür bu kurbanı da atlattık ha baba? Allah kabul etsin. Şu naylonlar nerede? Altına serelim de arabayı pisletmesin, çanaklar hâlâ kanlı. O demircinin çırağı kurbandan pay verince nasıl teşekkür etti ama? Ayaklarımızın altını öpecekti neredeyse!”
Ekrem konuşsa kusacak gibiydi. Camı açtı, oğlan elindeki naylon poşetleri alsın diye kolu dışarıda bekledi.
“Annemle Münoş’u da aramadım hiç, ne yaptılar acaba? Sen de yoruldun. Kolum kanadım kalkmıyor diyorsun sonra. Nasılsa öğrendim gidilecek kapıları. Senin inşaattakilerin bebelerine biraz harçlık sıkıştıralım da onlarla dağıtayım bari bundan sonra payları. Ha baba? Yalnız diyorum ki, sabaha şöyle güzel kavurmalı göz yumurta yaparız… Of of of!”
Sezai binip kapıyı kapatınca içerideki hava bir anda katılaştı, yağlı bir duman da sırtına yapışıp onunla bir koltuğa oturdu. Ekrem camları indirip hızlıca kafasına diktiği şişeyi elinde buruşturdu. Dışardan gelen taze havayı burnu sızlayana kadar içine çekti. İnceden yağmur çiseleyince tekerlekler de yolun üstünde tıslamaya benzer bir ses çıkarmaya başladı. Hoşuna gitti, kesimhanedeki sıcak ve boğuk anları unutmaya çok yakındı, ta ki Sezai bacaklarını, kollarını ovuşturup titreye titreye, camları kapamasını işaret edene kadar.
*
Şofbendeki su soğuyuncaya dek kaynar bir duş aldı. Kurulanırken evdekilerin çatal kaşık seslerinden yemeğe onsuz başladıklarını anladı. Böylesi iyiydi. Hanife her bayram, “Aman sen de be Ekrem! Üç ay sonra yediğin de kurban eti. Ne demeye yemezsin?” diye çemkirse de kurban etini taze taze yiyemediğini hepsi biliyordu. Ekrem bilhassa odada oyalandı. Aynada pembeleşmiş yanaklarına baktı, iki günlük sakalını ovuşturdu, tıraşı yarın olurum dedi kendi kendine. Bu bayram canı bir şey yapmak istemiyordu. Öylece yatmak. Salondan mutfağa taşınan tabak çanağın şıngırtısını duyunca odadan çıktı. Televizyonun karşısındaki sehpaya akşam yemeğini bırakmışlardı, etsiz lahana sarması. Çok acıkmıştı ama Hanife bilir, Ekrem sarmayı yoğurtsuz yemezdi. Ne demeye yoğurt koymamıştı o zaman? Almaya giderken koridorda Sezai’yle karşılaştı, elinde bir kâse yoğurt. Oğlan ağzını açmaya kalmadı önce üstündeki sigara kokusunu sonra elindekini aldı Ekrem.
Münevver mutfaktan kafasını uzattı. “Nasıl baba beğendin mi sarmayı? Ben sardım.”
“Bizim hanımı emekli ettik artık ha?”
“Ay baba olur mu öyle şey? Annem içini hazırladı, ana kız sardık işte. Sonra Sezai’nin çenesinden kurtulamıyom. Anama iş mi yaptırdın diye başıma ekşiyo, bilirsin.”
Cevap vermeden koltuğuna döndü, Sezai’nin çenesini düşündü. Hakkı var çeneli çocuktu. Dolmalar çok lezzetliydi neredeyse çiğnemeden yuttu. Oğlu da en az kendi kadar karıdan yana şanslı diye düşündü. Bulaşığını mutfağa götürdü, dolabın başında birkaç sarma daha indirdi. Gelin hanım da çay bardaklarını tepsiye diziyordu. Münevver pek kıpır kıpırdı bu akşam. Kızcağız anneanne elinde büyüdüğünden ana babaya hasretlik diye düşündü Ekrem. Belki kendisi de babasız başsız büyüdüğü için acıyordu ona. Ama yok, bugün bir farklıydı, eve geldiklerinden beri Münevver’in gözleri ensesindeydi sanki. Aman dedi. Neyse ne. Mutlu herhalde kızcağız, ondandır diye düşündü.
Gelin, çayları servis ederken yeleğinin cebinden yere bir şey düştü. Almak için uzandığında kaşlarının arasından Ekrem’e bir bakış fırlattı. Doğru mu görmüştü? Ömür’ün sahilde çekilen fotoğrafı mıydı o düşen? Yok canım nereden bulsun? Bir Hanife bilirdi Ömür’den kalan ufak tefek eşyaları nerede sakladığını.
“Ya… Bugün büfenin tozunu alıyordum da, bunu buldum.”
Münevver bardakları şangırdatıp fotoğrafı yerden aldı, üstünü siler gibi yaptı. Bir arkasını bir önünü çevirdi. Sezai’ye, Hanife’ye gösterdi sanki marifetmiş gibi yaptığı. “Sezai hiç halasından bahsetmediydi de Hanife anneme sordum… Almanya’daki ablanmış, gitti dedi nicedir haber almıyoz. Adı da ne güzel Ömür…”
Ekrem’in burnuna soktu fotoğrafı. Buldum da, sordum da, bilmem ne… Bulmamış, aramış. Hatta büyük bir kıvanç duymuş ortalığı kurcalamaktan! Hanife’nin gözleriyle buluşmayı bekledi Ekrem, o da sanki kabahatini bilir gibi başını öne eğmiş entarisinin iplikleriyle oynuyordu. Sezai bacak bacak üstüne atmış kulağını kaşıyor, bir yandan televizyona bakıyordu. Ekrem Münevver’in konuşmasına fırsat vermeden lafa girmek istedi ama kız ondan önce davrandı, yamuk dişli ağzını açıp konuşmaya başladı. “Ablam 1993, Altınmeşe Sahili yazıyor bak arkasında. Maşallah yalnız manken gibi. Almanyalının kaçırmamasına şaşmamalı yani baksanıza ne güzel kadın!” Hanife başını kaldırdı, oturduğu yerden Münevver’in etini çekiştirip dişlerinin arasından tısladı. “Ben sana onu bulduğun yere bırak demedim mi?”
Ekrem gelinin elinden çekti aldı fotoğrafı. “Siz ne haltlar karıştırdınız bakayım bugün? Hanife? Çekiştirecek başka şey bulamadınız mı? Ha Münevver?”
Sobanın üstündeki kaynayan güğümden sızan su, kızgın metalin üstünde cızırdıyordu. Ekrem elinde fotoğrafla ayakta kalakalmış, Ömür’ün gülünce parlayan menekşe gözleriyle karşılaşacağından habersizdi. Beklemiyordu. Ömür uzak bir anıydı. Çok uzun zamandır. Çok uzak… Unutulması ona yapılacak en iyi şeydi. Bir herifin peşine takılıp gitmişti, Onu bir başına bırakmıştı. Ne yapsaydı? Gurbet ellerde yer yurt bilmeden peşine mi düşseydi? Göğsü hızlı hızlı kabarıp iniyordu, dudakları uyuştu. Kelimelerle arasına kalın, uğultulu bir perde indi. Evin renkleri solup bozardı, her şeyin üzerine bir toz bulutu çöktü. Ekrem dengesini kaybedecek gibi oldu, bir iki kaba adım attı sobaya doğru. Cısss… Cısss…. Su damlayıp buharlaşırken, sobanın kapağını açtı. 93’teki Ömür’ü içine attı. Alevler içinde kıvrıla kıvrıla kayboluşunu izledi. Arkasını döndüğünde Münevver ellerini bacaklarının arasına sokmuş iki büklüm oturuyordu.
“Bak kızım! Bir kez ve son kez söylüyorum. Ablam, Ömür…”
Ekrem kulağında boğuk boğuk atan nabzını duydu, midesi çalkalanıyordu ağzı kum dolu gibi kupkuruydu. Yutkundu. “Herifin biriyle kırıştırdı, anladın mı? Sonra da kaçtı! Adını sanını değiştirdi! Bilmiyorum nerede, ne yapıyor? Anladın mı beni? Eğer ki bu konu bir daha açılırsa… Bak…eğer, ola ki açılırsa…”
Hanife elini kızın sırtına koydu. Gözlerini belertti. “Ekrem tamam sen de! Anladı. Ne bilsin kızcağız? Merak etti sordu. Bir daha sormayacak.” Sezai hiç oralı olmadı, Münevver başını kaldırmadı. Hanife alev almış gözlerle bakmaya devam etti.
*
Kavurmanın kokusuna uyandığında saat 12’yi geçiyordu. Allem etti kallem etti o kavurmayı yaptırttı oğlan. Giyinirken dün geceki olaylar geldi aklına. Kızım dedim bağrıma bastım. O gelmiş evi mi kurcalıyor? Ne dirlik bıraktı ne uyku! Uyandığı saatten de, Münevver mesuldü. Salona geçtiğinde sofra hazırdı. Ev ahalisi yarım ağız günaydın dedi. Televizyonda sabah programlarından biri açıktı. Sunucu kadın köpürerek bir şeyler anlatıyor, kayıp insanların fotoğraflarını gösterip kanalın numarasını aramaları için çağrıda bulunuyordu.
Şimdi de Gökçebel’in Oluklu köyünde 27 sene önce gerçekleşen bir kayıp vakası konuşuluyordu. Onca seneye kim öle, kim kala diye düşündü Ekrem ve sonradan fark etti. Burası 30 senedir kaçar gibi çıkıp bir daha dönmediği karısıyla kendi köyüydü. Münevver hemen atladı. “Aa bu sizin köy değil mi Sezai?”
Sezai lokmasını yanağına doldurmuş tüküre saça “Münoş ben doğma büyüme İstanbulluyum. Hayatımda görmedim orayı, nasıl bizim diyeyim?” dedi.
Münevver onu duymazdan gelip bir gözü programda konuşmaya başladı. “Valla baksanıza, canlı yayındaki kaybolan kadının çocuğu. O arıyor demek ki. Kaderi benzetmesin benim yaşlarda yani çocuk 28-29. Demek ki bebesi sütten kesilmeden kaybolmuş kadıncağız, yazık ya! O kadar sene ailesinden kimse haber almaz mı?” Münevver masadan ses çıkmamasını fırsat bilir gibi lafı bitmeden yeni lafa geçip duruyordu. “Kesin öldürülmüş, kayıp mayıp değil yani ben size söyleyeyim. Yoksa çoktan ortaya çıkardı. Bebeğini niye bırakıp gitsin?”
Ekrem’in ağzı yapış yapıştı, bir şey yiyesi yoktu. Kadının son çekilmiş fotoğrafı ekrandaydı. Sunucu, kaybolan kadının telefonla bağlanan akrabalarına bu kadının esrarengiz bir şekilde kaybolduğunu, neden ailenin hiçbir ferdinin bu kadını yana yakıla aramadığını sordu. Cevap hep aynıydı. Herifin birine kaçtı gitti… Hanife cevapları duydukça cıkcıklıyor, Münevver de eli ağzında dinliyordu. İçi şişti. Onca sene… Kimse aramamış, vardır bir bildikleri diye düşündü Ekrem ve dayanamadı. İzlenecek başka şey yok muydu canım? İnsan derdi yoksa bile dert sahibi olur. Kumandaya uzandı kanalları gezmeye başladı. Sonunda da kapattı. “Böyle programlarla sizin gibi hanımları yok yere oyalıyorlar, böceleyip durma kızım kafanı sen de, hadi! Bittiyse kahvaltı toplayıverin.”
Münevver, bir hışım ayağa kalktı kocasının soluksuz ekmek bandığı tabağı önünden çekti, kendi tabağını da alıp kıçını sallaya sallaya mutfağa gitti. Mutfaktaki televizyonu açtı. Sesi ta salona kadar geliyordu. Ekrem, oğluna bakıp kızın arkasından işaret etti. “Çok başına buyruk çok!”
*
Ekrem koltukta uyuklarken telefonu ısrarla çaldı, uzanıp ekrana baktı. Bilinmeyen numaraydı. Bayram tebriğidir diye düşünüp boğazını temizleyip açtı.
“Efendim?”
“Alo? Ekrem? Sen misin? Yüksel ben. Yüksel…”
“E…vet. Benim?”
“N’apiysun? Hanife’nin kuzeni olan…hatırladın da? Kaç sene oldu yav, çıktın cittun buralardan, ne ses ne görüntü?”
“Aa! Evet, hatırladım, hatırladım. Otuz sene…olmuştur herhalde.”
“Yapma yav? O kadar oldi diyusun ha? Ama sesin hiç değişmemiş ula tıssız! Neyse bana bak, ben bir programa katılmağa İstanbul’a celiyrum. Beni çağurdilar, bizzat kendumi…”
“Ne programı?”
“Boş ver ya, napacan ne programı… Ee Çoluk çocuk nasildur?”
“…?”
“Arayı kapatalım udu mu? Otuz sene de kolay kapanmaz ya…Hadi godoş arayacağum seni! Kapat.”
Telefonun boğazı olsa da sıksa, buz kesti eli ayağı, Hanife anlamasın diye kırk takla attı da Allahtan anlamadı. Ne demeye aradı bu kılıksız? Bir daha ararsa duymamış gibi yaparım dedi, ya da çocukları hanımı alıp birkaç gün bir yere mi gitselerdi? Ya eve gelirse bu ırz düşmanı? Sağı solu belli olmaz.
*
Bayramın üçüncü gününe kadar amelesi, kalfası aramış, Ekrem de patronlarını arayıp bayramlarını kutlamıştı. Evde sözsüz bir gerginlik olunca herkes bir yana dağıldı. Hanife komşuya gitmiş, Münevver de tüm günü mutfak televizyonunun başında geçirmişti. Ekrem oğlanı da alıp ganyan bayiinde atları izlemiş, altılı bile oynamıştı. Ama eve gelince yine yapacak bir şeyi yoktu. Akşam üstü güneşinin duvarda bıraktığı izleri takip ederken Yüksel’i düşündü. Ya tekrar ararsa, ne diyecekti? Oğlana sormuştu bu numaranın beni aramasını engellemenin bir yolu var mı diye, yok baba gizli numara açma sen boş ver demişti. Bilseydi hiç açmazdı zaten.
Münevver içerde Sezai’ye fısır fısır bir şeyler söyledikten sonra salona girip hızla kapıyı kapattı. Hiçbir şey demeden televizyonda bir şeyler aradı. Ekrem’e dönüp Ferzan Işık ile Gerçeğin İzi programında isimsiz bir izleyicinin programa katılıp gizli tanıklık yaptığını, şimdi bu programı açacağını, Sezai’nin yıllardır “Bu soyadından Türkiye’de bir tek bizde var kızım!” diye övünüp durduğu için programda adı geçen kişiden emin olduğunu, kendi soyadlarının programda geçtiğini söyledi. “Baba bana kızma. Sadece izle.” Ekrem bir geline bir televizyona baktı. Münevver internetten programın yayın kaydını açtı, kumandayı Ekrem’in yanına bırakıp çıktı. Sokak kapısı da peşi sıra kapanınca evde yalnız kaldığını anladı. Ferzan Işık bugün çok önemli birinin yayına bağlanacağını, kayıp bir kadını ararken aslında bir şebekeyle karşılaştıklarını söyledi. Ekrem yarım kulak dinliyor konu ne zaman “Külegen” soyadına gelecek diye merak ediyordu. Şekerliğin içinden birkaç şeker alıp avcunda salladı, ağzına attı. İsmini vermek istemeyen izleyici bağlandı, sesi de böyle boğuk bir tuhaf. Sunucu kadın, tanığın can güvenliği için sesini değiştirdiklerini, ancak bu şekilde anlatmayı kabul ettiğini söyledi.
“Şimdi Ferzan Hanım, bu kaybolan kadın var ya, Suna Pekmezci. Bu kadının göğsünde bebesi varken çekip aldılar, bir iki kullandılar sonra da Yalaz ormanlarına attılar. Son görüştüğü kişiler Şahin ailesinin erkekleri değil mi? Bütün ailesi öyle dedi. İşte o yüzden aramadılar kızlarını. Orospu oldu, pavyonda çalışıyor artık dediler kadından için. Bunu da diyenin kim olduğunu sorsanız arkasından Yüksel Şahin çıkar bakın adım gibi eminim. Tövbe tövbe…”
Ekrem yayında bahsedilen Şahin ailesinin Hanife’nin erkek kardeşleri ve kuzenleri olduğunu anlamıştı. Demek Yüksel de bu programa çıkmak için İstanbul’a geliyordu? Ağzında çevirdiği şekerleri ısırınca azı dişini sızlattı. Kırık dolgusundan çürüğünü dürtmüştü. Oluklu’da başka Şahin ailesi yoktu… Bir eli çenesinde, yere serilen pehlivan gibi dinlemeye devam etti.
“Bu Şahin ailesi, Oluklu’da palazlanıp sonra çevre illere ve köylere musallat olan bir tecavüz makinası. Bunlara bulaşan kızların akıbeti bilinmiyor. Ha bunların burada adı çıkınca da Güneye gittiler, kim bilir orda hangi kadınlara mezar oldular? Ben Oluklu’da öldürülen ve arkasından Almanya’ya gitti, kocaya kaçtı diye iftira atılan bütün kadınların sesi olacam, rabbim inşallah size kuvvet versin, bu aileyi yakalayın Ferzan Hanım. Bizim buralarda namussuz kızlar istenmez. Bu kadınların arkasından böyle dediler. Aileler çıksın konuşsun korkmasın! Hepsine, hepsine birer sus payı verildi.”
“Stüdyodaki izleyiciler lütfen sakin olsun. Kısa bir aradan sonra tanığımızın bize verdiği öldürülen ve kaybolan kadınların isim listesi ile devam edeceğiz.”
Stüdyoda aaa, ooooo sesleri yükselirken Ekrem soluk soluğaydı. Ablası da bu listede miydi? Aileler namussuz kız istemediği için peşine düşmüyormuş… Ekrem de öyle mi yapmıştı? Peşine düşmemiş miydi menekşe gözlüsünün? Eti budu neydi ki o zaman? Bununla evleneceksin, bununla geçineceksin, buraya taşınacaksın, bu parayı alıp bir daha dönmeyeceksin demişlerdi. Onun payına düşen bu idi.
*
Ömür Külegen adını o listede duyunca Ekrem fırladı, ayakkabılarını bile giymeden takır takır indi merdivenlerden. Herkesten ve her şeyden uzak olacağına emin olduğu tek bir yer vardı: şantiye. Kornalar küfürler eşliğinde körlemesine sürdü arabayı. Şantiyenin girişinde tozu toprağı kaldırarak durdu. Son kata kadar çıktı, kolon filizlerine sırtını vererek oturdu. Evden çıkıp buraya gelişi hayal gibiydi. Sis dolu bir baloncuğun içinde ilerliyordu. “Allah’ım lütfen gerçek olmasın bunlar! Gerçek olmasın!” sesi boş katlarda yankılanıp Ekrem’e döndü. İçindeki otuz yıllık tortu yerinden sökülmüştü. Rüzgâr iskele demirlerine çarpıp bütün katlarda uğuldayarak dolaşırken başını kaldırdığında o devasa reklam panosuyla burun buruna geldi. Haftalardır görüp aldırmadığı pano aynı cümleyle yanıp sönüyordu.
“Sustukların büyür içinde.”
Yazı sanki nefes alıyormuş gibi ona doğru kabarıp indi, harfler büyüyüp küçülerek üzerine yağdı. Eliyle burnunun altını bastırıp nefesini düzene sokmaya çalıştı. Eli kınalı yâri de, Hanife’si de ona sus payı olarak mı verilmişti? Ömür’e karşılık Hanife. Buna nasıl susmuştu, nasıl susabilirdi, nasıl da koruyamadı ablasını… Göğsüne oturan düğüm her soluğunda yırtılacakmış gibi geriliyor, yazı kabardıkça boğazındaki yumru da büyüyordu. Sonunda başı öne düştü; bacaklarının arasından süzülen ilk yaşı aktı ve rüzgâra karışıp şehrin içine dağıldı.
*
Ekrem telefona taktığı kulaklıkla Ferzan Işık’ı izlerken kalıpçı birkaç kez seslendi. İki haftadır programı kaçırmadan takip ediyor diye şantiyedekilerin diline düşmüştü. “Usta! Ekrem Usta! Kalıbı bağlayacağız.” Ekrem kalıpçının sesine doğru kafasını çevirmiş ama gözlerini telefondan alamıyordu. “Usta be, bi’ bakcan mı?” Kalıpçının ayaklarının ona yaklaştığını fark edince çömeldiği yerden kalkıp kolona doğru gitti. Şakülü sarkıttı, ağırlık bir süre sallandı, sallandı… Bir yandan Ferzan Işık, Şahin ailesinin zarar verdiği, kaybı olan ailelerin korkmadan konuşması için çağrıda bulunuyordu. Şakül durdu, yer çekimi kendi doğrusunu gösterdi. Ekrem’in bir eli duvarda bir gözü telefondaydı. İskeleci avuçlarını kâse gibi yapıp havada sallayarak yanından geçti. “Usta bugün de Ferzan’ın ciciklerine bakıyor!” Kattaki bıyık altı gülüşmeler Ekrem’in kulağında yankılandı. Alnındaki damar şişti. Önce gözleriyle, sonra adımlarıyla üstlerine yürüdü.
“Kimle dalga geçiyonuz lan siz? Ha? Kodumunun ameleleri! Açın da kıçınıza gülün lan!”
Ağzından tükürükler saçarak böğürüyor, anlaşılmaz küfürler savuruyordu. Ciğerlerini patlatırcasına bağırdı. İşçilerin donakalmış bakışları arasında birden sustu. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu, üstünü başını düzeltti, ağzını sildi. Herkes nefesini tutmuş onu izliyordu. Merdivenin başında, elinde kama duran çırak ürkekçe “Usta?” diye seslenip elindekini düşürdü. Homurdanarak indi merdiveni. Arabasına bindiğinde yan koltukta duran Ömür’ün hatıralarını sakladığı ayakkabı kutusuna elini yasladı. Parmakları çağrı hattının numarasında gezindi. Aramaya basmadan önce son nefesiymiş gibi içine derin bir soluk çekti.
“Alo Gerçeğin İzinde çağrı hattından Elvan ben, size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Alo… merhaba ismim…ismim Ekrem…Külegen. Şahin dosyası için arıyorum. Kaybolan Ömür Külegen’in kardeşiyim…dim. Size anlatacaklarım var.”