1985 yılında Bursa'da doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı lisans programını tamamladı, Eğitim Bilimleri alanında yüksek lisans yaptı, Radyo Televizyon ve Sinema alanında lisans öğrenimi gördü. Hâlen felsefe lisans programında öğrenciliğini sürdürmektedir. Bursa'da bir lisede edebiyat öğretmeni olarak görev yapmaktadır.

Çeşitli öykü yarışmalarından derece aldı. Öyküleri Edebiyatist, Litera, İshak, Notos, Gayet, Daima ve Asonans gibi dergilerde yayımlandı.

Akıllı saatinden gelen mesajları okumaya çalışırken, başka bir dünyada yaşadığına çoktan hüküm verdiği yoga hocasına yakalandı. Matının köşesinde bağdaş kurarken sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi yaptığı mimikler, üçüncü sınıf piyesinden kalma gibiydi.

“Hocam,” dedi. “Birazdan çıkmam lazım da malum toplantılar bizi rahat bırakmıyor.”

Ses tonundan hayatında bir şeylerin yolunda gitmediğini şıp diye anlayan annesine bile, “Bu aralar hafta sonları mesaideyiz anneciğim, oralarda havalar pek güzeldir, biz şimdi bu koca şehirde kafamızı kaldırmaya zaman bulursak gri bulutlardan başka bir renk göremiyoruz,” diye yakınıp konuyu değiştirivermişken, yetişmesi gereken bir işi olmadığını kendine bile itiraf edememişken, daha dün tanıştığı yoga hocasına mı işten ayrıldığını söyleyecekti; yok, asla yapamazdı.

Hocasının yogaca söylediği sözlere aldırış etmeden gözlerini yumdu, ofistekiler şimdi ne yapıyordur diye düşündü. Saatine yeniden baktı, saat tam 10:30’u gösteriyordu.

“Şimdi tam zamanı olmalı. Birazdan asansörün içinden Yıldız Hanım çıkar, kendisinin aldığı fakat her nisan ‘sevgilim aldı’ diye herkese yutturduğu nergis buketlerini bir bebek hassasiyetiyle şeffaf vazosuna teker teker yerleştirir, onun arkasından asansöre binenlerden biri mutlaka hapşırır, bu hapşırmaların hepsi asansörün bakımsızlığına yorulur. Yüzünü görmekten usandığı oda arkadaşı Sevim, şimdi mor yıldızlı el vantilatörünü çekmecesinden kış uykusundan uyanan bir hayvan gibi büyük ama yavaş bir sesle açar, ben bütün kış silinmeyen camlardan isteksiz görünen güneşin gri bir bulutla oynaşmasına dalarım. Ah şu dosyalar olmasaydı, şimdi şu hesaplar, şu binalar, şu işler, neler neler yaparım derim içimden. Önce kendimi adalara vururum, sonra mutlaka sahilde koşarım, eğik suratlı köpekleri geçerim; hem de öyle haftada bir gün değil, gün aşırı muhakkak. Eski sevgilimin havalar ısınınca giyersin diye kıştan aldığı o ince ceketin de zamanı yakındır, geçiririm üzerime pastel bir tişört, üstümde kayıtsız bir bulut, salarım kendimi Karaköy’e. Kentin mutlaka en boş saatlerini seçerim sonra, atlarım arabaya, klimayı açmam, cama dayarım dirseğimi, neşeli bir şarkı radyoda denk gelirse değmeyin keyfime… Öyle her gün de boş boş gezmem, ertelediğim kursların yolunu tutarım bir bir. Tiyatro, resim, yazarlık, daha nicesi… Neden ben de yazmayacakmışım, robot tasarlıyoruz diye biz de robotlaşmadık ya derim içimden, işten ayrılma cesaretini gösterememiş o kurumsallara. Hem Oğuz Atay da mühendisken neler neler yazmış diye TEDx konuşmacılarından arakladığım motivasyon cümlelerini koyarım birer birer masaya…”

Gözlerini araladığında yoga dersinin bitmek üzere olduğunu fark etti. Evet, artık o istediğini yapabilecek kadar özgür zamanı olan bir kent soylusuydu. Gözlerini tekrar kapattı, çalışkan görünmek isteyen bir öğrenci gibi hocasının söylediklerini mırıldandı.

“Bir dere kenarında kendinizi hafiflemiş hissedersiniz, sizin yokluğunuzda da her şeyin akışta olduğunu görürsünüz, o an dünya artık sadece sizin omuzlarınızda değildir, rahatlarsınız, o halde hep birlikte bir dere kenarında olduğumuzu hayal edelim.”

Dere kenarında olduğunu hayal etmeye çalıştı. Önce cılız bir dere geldi gözünün önüne, sonra dere giderek ondan uzaklaştı. Dere tam kaybolacakken kendini yeşil bir boşluğa bıraktı, yeni biçilmiş taze çim kokusu sardı ortalığı. Dere uzaklarda bir yerlerdeydi, derenin sesini bastıran alkışlara doğru yürüdü.

Pazar günüydü, gelinmesi zorunlu tutulan şirketin bahara merhaba partisinin tam ortasındaydı şimdi. Alkış kıyamet kopuyor, yılın çalışanına övgüler yağdırılıyordu. Dereyi bulmak için ayakkabılarını çıkarttığı anda yoga hocası omzuna dokundu.

“Bugün yeterince zihin mesaisi yaptın, yüklenme artık kendine.”

Sonra hoca sesini yükseltti. “Bu zamanı ayırdığınız için kendinize teşekkür etmelisiniz, şimdi yavaşça dersimizi bitiriyoruz, bir sonraki ders için bu hafta çevrenizde fark ettiğiniz en büyük değişimi not almanızı rica ediyorum, içinizdeki ışığı selamlıyorum, namaste.”

Okulun, işin ödevi yetmemiş gibi şimdi de şu hocanın ödevi çıkmıştı başına. Mattan kalkarken hoşnutsuzdu, hocayla göz göze gelmedi. Dışarı çıktığında sigarasını yaktı, polenden mi fazla oksijenden mi bilemedi, tıkandı, sigarayı içine çekemedi, kaldırımda güneşlenen tekiri sevdi. Kedi oralı olmadı. Ne Karaköy’e indi ne arabaya bindi. Doğruca evine gitmeye karar verdi. Arkasından satıcı bir kadın, “Lale vereyim mi yakışıklı beyime?” diye seslendi. Satıcı kadının söyledikleri kısmen doğruydu. “Artık bey değilsem bile hiç değilse bir süre kendi keyfimin kâhyasıyım. Sür bakalım bacaklarını eve doğru. Eve girmeden de şarabını almayı unutma ama olur mu?” dedi.

Tekeldeki adam, ona sormadan beyazlardan sardı ve “Kışın daha çok kırmızı gidiyor, yazınsa beyaz. Bu aralar da her telden veriyoruz. Bir bak bakalım, sevmezsen buradayız.” diye ekledi.

Dışarı çıkarken tekel tabelasının renginin değiştiğini gördü. Tekelci o, dükkândan çıkarken söylenmelerini sıklaştırdı.

“Pembe olacakmış bundan sonra tüm tabelalar, sarı değil, mavi hiç değil, bildiğin çocuk pembesi,” dedi. Tabelaya bakınca istemsizce bir gülümseme yerleşti yanaklarına. Bunu tekelciden saklamaya çalıştı. Yine uğrarım der gibi elini kaldırdı. Hızla apartmana attı kendini. Bir zamanlar sitedeki çocuklara özenip dışarıda hiç giymediği basketbol şortunu geçirdi bacaklarına. Şarabın soğumasını beklemeden bir kadeh koydu kendine, eski sevgilisinden yadigâr yapay balkon çimine bir sandalye çekti. Yine sevgilisinden kalan bir kitabı ortasından okumaya başladı. Kitabın sonuna geldiğinde hem kitabın yazarına hem eski sevgilisinin seçimine kızdı. “Bu kadar saçma bir kitap olamaz” diye bağırdı şarabının son yudumunu alırken.

“Ne biçim bir karaktersin sen Dilber, hem bütün hayatın boyunca köle ol hem oradan oraya satıl, sonra gel özgürlüğüne kavuştuğun gün kendini Nil Nehri’ne at, öl. Kitabın adında bile hayır yok, Sergüzeşt. Şu kelimenin anlamı neymiş; evet, Sergüzeşt, macera demekmiş. Macera mı var bu romanda, böyle isim mi olur.”

Söylenmeleri çoğaldıkça boğazını bir şey gıcıkladı. Öksürmek istedi, yutkunamadı. İçine bir parça hava girsin diye camı açtığı sırada sivri mi karasinek mi belli olmayan maşa bacaklı bir canlı içeri girdi. Üstelik bu uzun bacaklı cambaz düpedüz ondan daha sarhoştu. Sineğin bu kayıtsızlığına daldı. Dev sinek önce sallana sallana yanına geldi, sonra “anlat dinliyorum ne derdin var” der gibi durdu. Bir anda telefonuna kondu, sonra yeniden dansa koyuldu. Sinek de dert dinlemekten sıkılmış olacak, cama bir iki çarptıktan sonra çiftleşmeye doğru kaçtı. Sineğin arkasından “Ne dersin, arayalım mı Yıldız Hanım’ı, bu sefer nergis de alırız, söz.” Diye bağırdı

Önce aramayı düşündü Yıldız Hanım’ı, sonra türlü özür mesajları sıraladı arka arkaya.
“Dilber gibiyim, sen gelmezsen kendimi atacağım şu binadan” bile yazdı. Sonra sildi bütün mesajları.

“Kitabın bende kalmış, geçerken istersen evine kitabı bırakayım” yazabildi. Gülücüklerle dolu olur gel mesajı geldi, dışarıda ilk kez giyeceği basketbol şortuyla dışarı attı kendini. Köşedeki çiçekçiden nergis alırken yogacının ödevini de bulduğunu söyledi.

“Bu şehirde bahar yalnız olmaz, yalnız olmaz.”