Hava biraz soğuktu ama güneş, hilekâr bir tebessümle aradan sızıp hafif de olsa ısıtıyordu. Uzun zamandır güneşe hasret kalmıştı; sanki güneşle arasına sadece hastalık değil, koca bir ömür girmişti. Elindeki fincan çayı sehpanın üzerine koydu, kanepesine uzandı ve her zaman yaptığını yaptı. Hasta olduğu için dışarı çıkmayı hep ertelemişti; mutsuz ve karamsardı. Uzun bir telefon görüşmesinden sonra uzandığı kanepeden kalktı ve hazırlanmaya başladı. Dışarı çıkmak, eskisi gibi maske takmadan mağazaları gezmek ve bir sürü kıyafet almak istedi. Biraz temiz havayı, o eski hürriyetini hak ettiğini düşünmüştü. Vücudu yavaş yavaş toparlanıyor, ruhu o şatafatlı günlerin özlemiyle yeniden kanatlanıyordu.
Siyah boğazlı kazağını seçti. Bu kazak, kemoterapiyle zayıflamış bedenini dünyadan saklayan bir zırhtı. Aynanın karşısına geçti.
İnsanın en gizli yerinin yarası olduğunu bilirdi; bu yüzden o yarayı kat kat kumaşların, özenle seçilmiş renklerin altına gömmüştü.
Kim derdi bir zamanlar medyanın en aranan yüzü olduğunu? Bir zamanlar gala gecelerinde, zümrüt yeşili elbisesinin içinde devleşirken kulaklarında o uğultu çınlardı: “Lütfen buraya, sadece bir saniye!” Onlarca flaşın aynı anda patladığı o gecenin ertesi günü, gazeteler tek bir manşet atmıştı: “Gülüşüyle Güneşi Kıskandıran Kadın” Şimdi ise o aynı güneş, siyah kazağının omuzlarındaki tozlarını bile aydınlatmaya yetmiyordu. Kader, onu kalabalıkların gürültüsünden alıp mahremiyetin o derin ve asil sessizliğine çekmişti.
En sevdiği siyah peruğunu taktı. Bu peruk, kaybettiği saçların yerine dünyayla kurduğu son köprüydü. Kırmızı rujunu sürdü; sakladığı acının üzerine çekilmiş ince, parlak bir cila gibi duruyordu. Kırmızı çantasını aldı, çıktı.
Mağazaları dolaşmak, vitrinlere bakmak… Uzun zamandır bu duygulardan uzaktı. Bir çantayı çok beğendi. “Benim olmalı,” diye düşündüğü anda ayağı kaydı.
Zaman gevşedi. Ayağının boşluğa basmasıyla bedeninin geriye doğru savrulduğunu hissetti. “İnsan,” diye düşündü, “havada asılı kaldığı o birkaç saniye kadar özgürdür.” Düşüş uzadı. Gereğinden fazla uzadı. Sanki kuşlara eşlik ediyordu. Göğsünde hafif bir boşluk, kulaklarında rüzgârın ve eski alkışların sesi vardı.
Sonra yerçekimi hükmünü verdi. Hızlandı.
Gözünün ucuyla yerde simsiyah bir taş gördü. Küçük, sivri, masum değildi. Bin yıldır orada bu anı beklermiş gibi vakur duruyordu. Zihni tuhaf bir hızla çalıştı. “Kafamı biraz öne alırsam çarpma ihtimali azalır.”
Düşerken yaptığı bu küçük hamle, dışarıdan bakan biri için tuhaf bir sahneydi. Bu bir düşüş müydü, yoksa hayata karşı yapılmış son bir başkaldırı dansı mı?
Refleksle ellerini yere koydu. Kalçası önce asfalta değdi. Başı havada kaldı. Küçük ama hayati bir zaferdi bu. Yerde birkaç saniye öylece kaldı. Kolları ve kalçası ağrıyordu ama başı sağlamdı, mağrurdu. Sonra ağladı. Bu yaşlar, aylardır kimsenin görmediği gizli bir nehrin bendini yıkıp taşmasıydı.
Ardından sakin bir hareketle doğruldu, kaldırıma oturdu ve bir kahkaha attı. Bu kahkaha, hayatın tüm acımasızlığına karşı yapılmış gizli bir anlaşma gibiydi. Kimse neden güldüğünü anlamadı. Yoldan geçenler sadece “bir kadın düştü ve kalktı” diye düşündü. Oysa o, en büyük savaşını kimseye belli etmeden, o mutlak mahremiyetin içinde kazanmıştı. Her şeyin bir taş parçasına bakabileceği gerçeğiyle yüzleşmiş, ama o taşa yenilmemişti.
Ayağa kalktı. Üstünü başını bir imparatoriçeymişçesine silkeledi. O anı orada bırakıp uzaklaştı. Yürürken, kanepeden kalkmasına neden olan o telefonu düşündü. Arayan doktoruydu. Sesi her zamankinden daha berrak, daha umut doluydu. “Sonuçlar geldi,” demişti. “Beklediğimizden çok daha iyi. Fırtına dindi, artık yavaş yavaş kıyıya yanaşıyorsun.”
Telefonu kapattıktan sonra o kanepede dakikalarca kalmıştı. O an anlamıştı; bunca zaman sadece nefes almamış, aslında o kıyıya varmak için gizli bir savaş vermişti. Dışarı çıkmak, o çantayı istemek, maske takmadan rüzgârı solumak aslında hayata geri dönmek için attığı ilk adımdı. Az önce asfaltta attığı o kahkaha, sadece bir düşüşe değil, kazandığı o sessiz zafere ve gelen müjdeli habere verilmiş bir selamdı.
Adımlarını sıkılaştırdı. Şunu düşündü:
Hayatta kalmak, bazen sadece doğru açıyla düşmeyi becerebilmekti.