“Hiçbir renk, hiçbir ışık vermiyorsun! İnsan kendini belli etmez mi, ne hissettiğini söylemez mi?” dediğimde karşımda uzun bir sessizlik oldu.
Sanki o sessizlikte binlerce yıl geçmişti. Ardından uzaktan, bir boşluğun içinden rengi silinmiş bir ses geldi:
“Nasıl renk vereyim ki? Tüm renklerimi kaybettim.”
“Nasıl kaybettin? Az da olsa hiç rengin yok mu?”
Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Durdum, düşündüm, sorguladım. Telefondaki birkaç saniyelik sessizlik yılların yorgunluğunu taşıyordu. Dilim lâl olmuştu, ne diyeceğimi bilememenin verdiği sancıyla heykel gibi dondum. Zihnimdeki sesleri, konuşmaları dinliyordum. Kendi sesim, onun sessizliği kadar yabancıydı bana.
İnsanın içinde nasıl olur da bir renk ve ışık kalmazdı. Yaşamla bağı kopmuş; umutsuz, yorgun, ayakta kalabilmenin güçlüğüyle sesi sönmüş bir ışık gibi telefonda zoraki konuşuyordu. Kendimi suçlu hissettim. Işığı yok olmuş bir insana yargıç gibi davrandım! İstemeden oldu. Hâlen şaşkınım. Bir insan ne yaşayabilir ki içindeki bilinmez güzel renkleri kaybetmek için. “Hayat, bilinmezlik.” dedim ve sustum telefonda. Ardından kendimi ve durumu toparlamaya çalıştım. “Pekâlâ, ne zaman görüşüyoruz?” diye sordum.
“Haberleşiriz.” diyerek cansız bir sesle yanıt verdi. O ân, telefondaki kelimelerden çok araya giren sessizliği duydum. Bir mezarın içine düşer gibi sustum. İçimden, ona söylemek istediğim ama söyleyemediğim bir kalp sızım vardı. ‘Sen benim ışığımsın.’ diyecektim. Hazırlandım, dilimin ucuna geldi, cesaretim söndü. Tıpkı havası kaçan bir balon gibi. Sesimin tonu düştü. Kısık bir sesle yanıt verdim:
“Peki, haberleşiriz o zaman. Kendine dikkat et.”
***
Telefondaki konuşmanın ağırlığıyla sabaha kadar düşündüm, durdum. Kalbim, konuşamamanın verdiği ağırlıkla beni daha da sıkıştırıyor ve nefes aldırmıyordu. Yerimde duramıyordum. Kendime, “Neden sustun?” diye sormak istedim ama içimden yalnızca “İnsan bazen konuşamaz; çünkü konuşmak, kaybettiğini itiraf etmektir.” cümlesi geçti. Sabaha kadar o sessizliğin yankısıyla kalakaldım. Her şey bitmiş gibiydi; ama asıl bitmeyen şey, o sesin bende bıraktığı boşluktu. Boşluk, işte tam o anda fark ettim, insanın içini en çok büyüten şeydi. Oysa ben büyümüyor, yalnızca genişliyordum; bir acının içindeki yankı gibi duvara çarptıkça kendime geri dönüyordum.
Onunla bir an önce iletişime geçip benimle ilgili ne hissettiğini açıkça öğrenmek istiyordum. Sancılı, ağır ve bilinmez bir zamanın içine girmiştim. Ona içimi dökmeden kendimi rahat hissetmeyecektim. Duyguları olumsuz olsa bile konuşup rahatlamak istiyordum. Çünkü nefesim kesiliyordu. Bir şeylere açıklık kazandırmak belki de yüreğimi ferahlatacaktı. Onunla sevgili olamasak da bir ömür boyu yanında arkadaşı olarak kalmak istiyordum. Gerçi nasıl olacaktım ki! Yanında heyecandan heykel donukluğundaydım. Sesim çıkmıyordu. Lâl olmuştum. Belki de ben sessiz bir arkadaş olmak istiyordum. Sadece onun yanında kalarak kalp ağrımın dinmesini istiyordum. Ben bencil miyim Tanrım!
***
Bedenimin karıncalanması, kalbimin sızısı, nefesimin beni boğmaya çalışmasına daha fazla dayanamayıp kendimi sokağa attım. Sabah beş buçuktu, sokakta kimsecikler yoktu. Gecenin son soluğu, sokağın taşlarına düşmüş gibiydi. Sadece sokak lambasının dans eden ışığıyla kedilerin sesleri birbirine karışmıştı. Ben ise bedenimin sarhoşluğuyla sağa sola yalpalayarak gölgemle dans ediyordum. Bilincimi kaybetmiş, sancılı ve nereye akacağını bilmeyen bir suydum. Zamanın üstüme çullanan ağırlığı dayanılmaz olmuştu artık. Hızlı adımlarla yürüyordum, kimi zaman bir gölgeye çarparak kimi zaman da kendi gölgemle çarpışarak. Kalp çarpıntım arttıkça nefes nefese kalıyordum, sonra bir kaldırımda dinleniyordum. Ağrıdan duramadığım için tekrar adımlarımı hızlandırıp koşmaya başladığımda içimdeki sızı eksilmiyor, daha da boğuluyordum. Kalbim bedenimden bağımsız bir varlıkmış gibi çırpınıyor, göğsümün içine bir türlü sığmıyordu. İçimde iki insan vardı; biri yürümekten bitkin, diğeri hâlâ konuşmak isteyen. Ama ikisi de aynı şeyden, telefondaki o sessizlikten mustaripti. Kendimi suçlulukla değil, çaresizlikle sorguluyordum artık. Nasıl olur da bir insan bir başka insanın renklerinin sönmesine tanık olur da susar? Nasıl olur da biri, bir başkasının yaşamla bağını yitirdiğini hisseder de yine de “Ne zaman görüşüyoruz?” diyebilir?
O sabah, sokak lambalarının ışığında kendi ikiyüzlülüğümle yürüyordum. Kendimi sevmemekle, onu anlayamamak arasında bir yerdeydim. Yorgunluk, bedenimden önce ruhuma yerleşti. Yüreğim ise mosmordu. Acısından tırnaklarımla çimdikleyerek kanatmıştım. İki saat boyunca Cihangir’in dar sokaklarında yürürken zaman üstüme kapanan bir tül gibi ağırlaşıyordu. Gün aydınlanmaya başlamış, insanlar yavaş yavaş işlerinin yolunu tutmuştu. Ben ise sancılı bir bekleyiş içerisindeydim. Acaba görebilecek miyim diye Hikmet’in evinin önünde beklemeye başladım. Beklerken zaman zaman nefesim kesiliyor ve bedenimin halsizliğinden düşecek gibi oluyordum. Hikmet’in evinin karşı kaldırımına geçtim. Kapısına gözümü diktim. Bir yandan işe giden insanları bilinçsizce, bir kamera kaydı gibi tutuyordum. Önümden tam yüz elli insan geçmişti. Her geçen insan bir saniye, her nefes bir yıl gibiydi. Birikmiş zamanın ağırlığı altında eziliyordum. Hikmet ise hâlâ ortada yoktu! Zamanın kolay geçmesi için kendimce saçma oyunlar oynuyordum. Zaman akmıyordu, zaman yaşamımın katiliydi. Bitkindim, ayakta durmakta zorluk yaşıyordum. Kendimden geçmiş, düşecek gibiyken ansızın Hikmet kapıdan çıktı. Ölü canıma, bir an can gelip dirilmiştim. Koşarak yanına gittim. Gözlerimdeki karanlığı görmüş olmalıydı. Korktu. Oysa ben o korkunun içinde kendi suretimi gördüm; ben de ondan korkuyordum aslında. Ama o, aceleyle kaçmak istedi.
“Nereden çıktın? Bu saatte ne işin var burada?”
“Hikmet, ben iyi değilim. Konuşmamız gerekiyor.”
“Vaktim yok, işe gidiyorum.”
“Anlamıyor musun? İyi değilim, nefes alamıyorum!”
“Ne var, ne oldu, ne söyleyeceksin?”
O an, bana bakarken yüzünde beliren o tedirginlik bir ömrün aynasıydı. Bir insanın başkasının acısına bakarken duyduğu çaresizlik, en gerçek merhametsizliktir.
Onun duygularını anlamak, nefes alabilmek için pek çok kitap okumuştum. Sonuncusu da Afşar Timuçin’in Aşkın Diyalektiği kitabıydı. Her bir satırını çize çize okuyup anlamaya çalışmıştım. Fakat duygularımı ona anlatamadım. İçimdeki sesim sönmüştü. Belki de kendimi umutsuzluğun pençesinde kanat çırpan ürkek bir güvercin gibi görüyordum. Sönmüş, rengini yitirmiş sesimle yanıt verdim:
“Afşar Timuçin, aşkın acı olduğunu, bizim ise kavuşamayacağımızı söylüyor.” dedim.
Durdu, gözleri yerinden fırlayacak gibi bir ifadeyle baktı. Sözümün içindeki titremeyi duymadı. Ardından anlamadığı, hiç bilmediği, okumadığı bu kitabı aldı, sessizce yanımdan uzaklaştı. Ben ise “Gitme.” diyemedim. Sesim kesildi, kalbim ise hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başladı. Ellerim, ayaklarım boşaldı. İçimdeki çığlık tüm bedenimi yarıp geçmişti. Arkasından dakikalarca bakakaldım. Sokağın sessizliğinde kendi sesimi duydum. “İnsanı öldüren şey, reddedilmek değil; bir cümlesinin cevapsız kalmasıdır.” Bir kadın bana yaklaştı, “İyi misiniz?” diye sordu. İyi miydim? Bu soruyu yıllarca duysam bile yanıtlayamayacağımı o anda anladım. Çünkü insan, acısına bir isim verdiğinde o an acısını kaybeder. Oysa ben hâlâ acımı yaşamak istiyordum.
***
Aradan on altı yıl geçti. İnsanın içini ikiye bölen bir zaman dilimiydi bu; bir yanda unutmanın yorgunluğu, öbür yanda ise hatırlamanın üstüme yükledikleri vardı. O gün, arkadaşlarımla kahvede oturuyorduk. Dumanın içinden yavaşça beliriveren bir silüet gördüm. İlk anda hayal sandım. İnsan bazen bir yüzü öylesine özler ki, o yüz yeniden belirdiğinde gerçeğe inanmak güçleşir. Hikmet’ti. Bir an için bütün gürültü sustu, dünya sessizleşti, zaman ise eğilip bana sordu:
“On altı yıl sonra hâlâ mı bekliyorsun?”
Kalbim, yıllardır uyuyan bir kuş gibi ansızın çırpındı. O anda anladım ki insanın kalbi hiçbir zaman iyileşmez; sadece acısını daha da sessizce taşımayı öğrenir. Hikmet masamıza geldi, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
“Ne güzel sürpriz!” dedi gülümseyerek.
Benimse sesim boğazıma düğümlenmişti.
“Merhaba.” diyebildim sadece.
Bir rüyanın içindeydim. Gerçekliği idrak edemeyen bakışlarımla onu süzdüm. Kalp çarpıntım yüksekti, ne yapacağını bilememe duygusuyla bir panik yaşadım. “Seni burada görmek ne güzel.” dedi. Uzunca bir aradan sonra keyifle sohbet ediyorduk. Mutluluğum tarif edilemezdi… Konuşurken onun gözlerinin içi gülüyordu. İnanamıyordum. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Bocaladım. Onun sesi hâlâ aynıydı ama gözleri değişmişti. Zaman, o gözlerin derinliğine bir hüzün katmıştı. Belki o da bir şeyler yaşamış, kendi renklerini kaybetmişti. Ama insan, başkasının yorgunluğunu asla anlayamaz; çünkü herkesin yorgunluğu kendine özgüdür.
Kısa bir konuşma, on altı yılın üzerini örten ince bir tül gibiydi; şeffaf, kırılgan, sahte bir huzur vardı. Bir anlığına gülümsedim; gülümsemem, içimdeki mezarlığa atılmış bir çiçekti yalnızca.
Ayrılma vakti geldiğinde, “Haberleşelim, bir kahve içelim olur mu?” dedi. Bu söz onca yıldan sonra bir armağan gibi geldi kulağıma. Ansızın hem geç kalmış bir sevinç hem önceden bilinen, tanıdık bir hüsran içimi sardı.
“Elbette.” dedim.
Ve o anda, geçmişin bütün hayaletleri içimde uyandı. Sarmaşık gibi sarıldı bana vedalaşırken. Kulağıma fısıldadığı o cümleyi unutmadım:
“Kendine iyi bak. Sen çok değerlisin.”
Bu cümle, geç gelen bir teselli gibiydi; ömrün sonunda alınan bir ödül gibi. Yıllarca içimde sakladığım acı, bir an için kanat çırptı, sonra yeniden içime gömüldü. İnsanın kalbi bazen sevinci bile acı gibi yaşar. Çünkü sevinç kaybın içinden doğarsa bir hatırlatmadan başka bir şey değildir. On altı yıldır kimsenin bilmediği küçük bir kutuda sakladığım Hikmet’e kavuşmuştum.
Hikmet taksiye bindi, gözlerinin içindeki sevgiyle el sallıyordu. Şaşkındım, bocaladım. Onun Hikmet olduğuna hâlen inanamıyordum. Mutluluk ve dona kalmışlığın verdiği karışıklıkla elimi güçlükle hareket ettirip el sallamaya çalıştım. Bir film sahnesi izler gibiydim. İnanması güç ama başrolde ben vardım. Hikmet’in gözleri sevinçle bana bakıyor ve arabadan el sallıyordu. Araba yokuş yukarı kaybolana kadar ardından bakakaldım. Bir yandan içimde karıncalar geziniyor, rahat bırakmıyordu. Tekrardan eski iç sancılarım başlamıştı. Konuşup içimdeki duygularımı dökmek istiyordum. Biraz olsun nefes alıp kendime gelmek için Bebek sahiline doğru yürüyüşe koyuldum. Telefonumla Hikmet’e mesaj atmamak için de kendimi zor tutuyordum. Bir yanım “Yazmalısın, artık duyguların zaman aşımına uğradı; senden korkmaz, kaçmaz.” diyordu. Diğer yanım ise duygularına kılıf uydurarak konuşursan Hikmet’i arkadaş olarak elinde tutarsın, diyordu. Her şeyi göze almıştım. On altı yıl boyunca zaman benim katilimdi, yaşamaya yaralı şekilde alışmıştım. Alacalı, eksik ruhuma daha ne olabilirdi ki! Geçmişte kendisine yazdığım ama yollayamadığım mektubu cesaretimi toplayıp, elim titreyerek mesaj olarak gönderdim.
Cihangir/2012
Hikmet’e…
Sekiz yıllık bir sızının sonu, dokuzu devirmeye birkaç ay kala yine geçmemişti. Dünkü gibi taptaze sızlıyordum. Zamanın ayak sesleri karıncalı bir sessizlik gibi içime doluyor. Seneler birbirini devirirken, yüreğimin acısı sırtımda Erciyes Dağı kadar bir kambur oluşturup bedenimi küçük bir virgüle dönüştürdü. Zaman içinde bedenimin ufaldığını, ezildiğini, organlarımın bile içimde hazır bir paket gibi nakledilmeyi beklediğini kimse fark etmedi. Kamburumun büyüdüğünü kimse görmüyordu. Yüreğimdeki taşlar kımıldamıyor, kımıldayacak gibi de değil. Her aynaya baktığımda kamburumun daha da devleştiğini görüyordum. Her yaranın, her yasın, her üzüntünün bir geçiş süreci vardı. Belki de ben kendimi kandırdım. Geçti, dedim. Yok saydım, olmamış gibi düşündüm. Nasıl içimdeki kuyuya saplanmışsa çıkmak bilmiyor, gün geçtikçe kamburumun altında eziliyordum. İçimdeki beni kavuran sancı, öylesine etkisi altına alıyordu ki sıyrılamıyordum. Sanki ayaklarıma ve bileklerime benden kopmamak için kelepçelenmişlerdi. Nefes almak ve içimdeki sancıyı defetmek için kendimi sabahın erken ışıklarında sokağa atıp ya yürüyor ya da koşuyordum, gitmiyordu. Çimdikliyordum yüreğimi, gitmiyordu. Mor bir resim çizdim yüreğime ama bu acı yine terk etmedi beni. Beni seninle değil, senin yokluğunla tanıyan bir şehirde yaşıyorum. Bazen adını duyarım kalabalığın arasında, o an kamburum bir taş daha büyür. Bazen de hiçbir şey olmaz, sadece içimde ince bir yokluk duygusu, küçük bir hayvan gibi kıpırdanır durur.
Sen varlığınla benim kavuşamadığım koca bir sancıydın!
Sevgi neden korkutur insanı, hiç düşündün mü?
Sevgi, çoğu zaman insanın kendi içindeki en derin uçurumu gösterir; orada kalabilmek cesaret ister. Belki de sen bu cesareti yitirmiştin. Belki yaş farkıydı seni uzaklaştıran, belki de duygunun ağırlığı. Ama ben biliyorum, bazen bir insan sevgiden çok sevmenin derinliğinden korkar.
Şimdi elli yaşındayım. Her yıl, içimde biraz daha sessizleşen bir yankı bırakıyor. Yine de acım hâlâ yerinde, varlığımın özüymüş gibi. İçimdeki ağrım, nefesim gibi senden bana emanet! Yaşamın ta kendisi. Ve ben, artık onunla savaşmıyorum. Sadece taşıyorum, usulca, kamburumun altında, bir ömrün sessiz emaneti gibi.
“Bak, kaç yıl sonra bunları konuşuyoruz Leyla. Geçici heves? İşte bu olmadı! Sen benim için çok özel oldun. Hâlen öylesin. Umarım bunu biliyorsun. Mektubu okurken çok dağıldım. Hep seni düşünerek kaçtım. Bunu fark etmeni bekledim. Çok dağıldım okurken çok!.. Neden kendini bana açmadın? Sana bunları yaşattığım için çok üzüldüm şimdi. Keşke içini açsaydın. Bu güzel kadına iyilik yaptığımı düşünürken acı çektirmişim. Ne diyeceğimi bilemedim. Çok üzgünüm gerçekten. Artık bunlar geride kaldı.”
“Bugüne kadar konuşabilecek hiç cesaretim olmadı Hikmet. Belki tavırlarımla belli ettim, bilmiyorum. Ama sana duygularımı açık bir şekilde anlatabilecek sözcüklerimi bulamadım. Çekindim, seni kaybetmekten ve benden uzaklaşmandan korktum. Öyle de oldu. Ben konuşamadan gittin, uzaklaştın. Ben ise ölmemiş bir insanın yasını tuttum yıllarca!”
“Ah Leyla! Yanımda olsan seni sıkı sıkı kucaklardım. Gerçekten çok üzgünüm, bunları yaşattığım için çok üzgün ve kendime kızgınım!”
Gözyaşlarım içime aktı; çünkü artık dışarı dökülecek bir duygum kalmamıştı. Bir yanım geç kalmış bir sevinç içindeydi, öbür yanım ise yeniden kaybetme korkusuyla taş kesilmişti. Ona sadece şunu yazabildim:
“Kendini üzme lütfen, bunlar geçmişte kaldı.”
Yalan söylüyordum, geçmişte kalmamıştı hiçbir şey. Her şey hâlâ taptazeydi, hâlâ tenimdeydi. Bir süre daha yazıştık.
Bana, “Kıymetini bil Leyla. Sen özel bir kadınsın. Başkalarının bakışıyla kendini tartma. Boş ver diğerleri ne düşünür diye. Ben öyle yapıyorum.” dedi.
Bu cümleyle içimde bir düğüm çözüldü.
“Eskiden çok takardım bazı şeyleri Hikmet. Şimdi artık takmıyorum, umurumda değil.”
“İşte bu!”
“Leyla, müsait vakitte kafaları çekelim olur mu?”
“Peki, uygun vakitte ayarlayalım.”
“İyi geldi bu mesajlaşma bana.”
“Bana da çok iyi geldi Hikmet, biraz olsun rahatladım!”
***
Aradan iki hafta geçti. Salonda oturmuş, haberleri izliyordum; birden ekrana Hikmet’in görüntüsü çıktı. Şaşırdım, yüzüm gülümsedi. Gözleri gözlerime bakıyor, içtenlikle gülüyordu. Spiker, “Hikmet Aslan’ı gülüşüyle hatırlayacağız.” diye bir şeyler söyledi. Anlamadım, idrak edemedim, ne demek istiyordu? Durdum, düşündüm; sonra vücudum tutuldu. Birkaç dakika hareketsizce kaldıktan sonra kendime geldim. Bilgisayarı açıp haber sitelerine baktım. Bunun gerçek olduğuna inanmadım, inanmak istemedim! Hemen ortak arkadaşımızı aradım, haberi doğruladı. Elim, ayağım boşaldı. İki farklı zaman arasında sıkışmıştım; biri hâlâ onun yaşadığına inanıyor, diğeri ölüm haberini soğukkanlı bir gerçeğe dönüştürüyordu. Bir cümle, bir kalp, bir sessizlik. Her şey bir anda sustu. Neredeyse dünya, benimle birlikte nefes almayı bırakmıştı. Elimden telefon düştü. Kalbim göğsümde değil, boğazımdaydı. Yutkunamadım. Nefesim, kendi acımın ağırlığına takıldı. Pencereye koştum. Dışarıda sabah oluyordu. Işık, duvarlardan yavaşça süzülüyordu. Ben ise zamanın duvarına çarpmıştım. Yüreğime demir leblebi gibi Hikmet çöktü!
Yıllarca ölmüşsün gibi yasını tuttum. Yüreğimin uyuşukluğuyla nefes almaya çabaladım. Beceremedim düştüm, bazen kalktım, bazen tekrar düştüm… Benim için büyük bir ızdıraptın. Acımla bir uzuvum gibi yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Şimdi ise gerçekten cenaze törenine hazırlanıyorsun Hikmet! İnanması güç ve ağır. Kim derdi, son görüşmemiz gasilhanede olacak diye. Öyle planlamamıştık, biliyorsun. Herkesten önce sana veda etmek ve konuşmak istedim. Sen benim ışığım, rengim, kalp sancımsın. Daha yeni bulmuşken beni bırakıp nereye gidiyorsun? Yüreğimin dilini anlatmadan nereye uçup gidiyorsun? Yine mi korkup kaçıyorsun benden? Yoksa beni öldürmek için zamanı katil olarak mı görevlendirdin?