“Belki bir gün buluşuruz,” diyerek ayrıldık Sofya’dan. Balkanlara her seyahatimde, “93 Harbi” diye andığımız 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’ni ve Balkan Harbi sırasında Balkanlardan Anadolu topraklarına doğru yaşanan büyük göçü düşünürüm hep.

Baskınlar, tecavüzler ve yaşamın sistemli biçimde güçleştirilmesi neticesinde; yayan yapıldak, öküz arabalarına ne yükleyebildilerse çoluğu çocuğu, yaşlısıyla yollara dökülmüş; bir kısmı yollarda kaybolmuş, düşman mermisiyle ölüme uğramaktansa kurda kuşa yem olmayı göze almış atalarımızın zorlu yolculuğu…

Günümüz şartlarında arabayla dahi saatler süren bu mesafeleri, en ağır koşullarda kat eden atalarımız… Aç biilaç… Gözlerinin önünde ölen evladını, yaşlısını yol kenarına gömebilirse ne âlâ! Acısını içine bastırarak, Tuna boylarında Ali’sini, Emine’sini bırakarak; “Belki bir gün geri döneriz,” umuduyla, doğduğu toprakların hasretiyle ölen atalarımız…

Her dönüşümde bu hayaller adeta içimi sıkar, boğar. Oralarda çatısı kiremitli eski bir yapı görsem, kendimden bir parçanın beni temsil etme gayretiyle hâlâ ayakta durmasına sevinirim. Hele bir Osmanlı eserinin daha dün yapılmış gibi ayakta kalması gurur verir bana. Bizden kalan bir mezar taşı, üzerindeki ay-yıldız motifi mutlu eder beni; çünkü o bizden kalan bir miras, bir belgedir.

Buruk bir mutlulukla, orada kalmış ve hâlâ Türklüğünü gururla yaşatan soydaşlarımız için hüzünlenirim. Türklüğünü yaşasalar da yaşatsalar da başka bir ulusun egemenliği ve bayrağı altında olmak; haklarının her daim birkaç adım geride kalması demektir.

Örneğin, şahit olduğum bir olayı anlatayım: Sofya’da gördüğüm kadarıyla şehirde tek bir cami var; Banyabaşı Camii. Camiye yaklaşık yüz metre mesafedeydim. Öğle vakti, şehrin gürültüsü içinde hoparlörden de olsa ezan sesini güçlükle işittim; zira sesi oldukça kısıktı. Oysa ülkemizde desibeliyle istediğin gibi oynayıp sesi rahatlıkla duyurabiliyorsun. Hatta bazen “Çok açılıyor,” diye kızıyoruz. Buna karşılık, kilise çanlarının desibeli şehirde her yerden duyulacak kadar yüksek.

Bunun adı özgürlük!