Prof. Dr. Aslı Tunç, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya bölümü öğretim üyesidir. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nda iletişim lisansı ve Anadolu Üniversitesi’nde sinema-televizyon yüksek lisansından sonra iletişim alanındaki doktorasını 2000 yılında Philadelphia’daki Temple Üniversitesi’nden aldı. Bir yıl boyunca Amerika’daki aynı üniversitede iletişim kuramları ve küresel iletişim üzerine dersler veren Tunç, çalışmalarını 2001 Eylül’ünde Türkiye’ye döndükten sonra medya ve demokrasi, dijital aktivizm, sosyal medya ve toplumsal cinsiyet konuları üzerine yoğunlaştırdı. Mart-Eylül 2020’de Güney Florida Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 2020 Ağustos -2024 Mart tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Rektör Yardımcısı olarak çalıştı. Tunç’un İngilizce ve Türkçe akademik makaleleri, kitap bölümleri ve uluslararası raporları bulunuyor.

Ders arasında öğrencilerimle dizi zevklerimizi konuşuyoruz. Onların dünyalarını ve beğenilerini anlamak için harika bir fırsat bu. Onlarsa benim sınıf dışı personamın ipuçlarını yakalama peşinde. “Pekâlâ, madem bu kadar merak ediyorsunuz,” diyorum birden; gençler arasında bir sessizlik hâkim oluveriyor. “Benim en sevdiğim dizi türü senin ülkenden çıkıyor.” diyorum Norveçli kız öğrencime dönüp. “İskandinav suç ve gerilim dizileri severim ben.” O da “Onlar Norveç’ten değil, daha çok İzlanda’dan çıkar” diyor bilmiş bir tavırla. Sayısız İsveç ve Danimarka dizisini sayınca da “Evet ama bizim oralarda yine de az” diyor hâlâ bilmişliğinden geri adım atmayarak. “Ah be evladım, adı üstünde Nordic Noir yani İskandinav Kara Dizileri. Kendi ülkenin popüler kültürünü tanı.” diyemiyorum tabii.

Genel suç türünün alt kategorisi olarak bilinen İskandinav Kara Dizileri, dijital platformların yaygınlaşmasıyla daha fazla hayatımıza girdi. Peki nedir bu türün genel özellikleri? Beni en çok çeken yanı, öncelikle anlatının mutlaka ahlaki gri alanlarda dolaşması; son derece medeni, demokratik, kapsayıcı ve her sorunu çözmüş gibi görünen bu toplumlarda alttan alta sistem zafiyetlerinin, insanın karanlık yönlerinin ve sağlam görünen değerlerin nasıl kırılgan olabileceğinin sunulması mesela. Bu İskandinav popüler kültür sektörünün kendi coğrafyasına dürüstçe tuttuğu bir ayna. Hiçbir mesajın altı kalın bir biçimde çizilmiyor, hiçbir öykü izleyicinin gözüne sokulmuyor. Hikâyeler de türün görsel estetiği gibi sade, dingin ve derin. Öyle fazla diyalog da yok. Genelde senaristler, gerçekçi şiddet imgelerinin zaten yeteri kadar vurucu olduğunda hemfikir görünüyorlar. Muhteşem bir biçimde hiçbir karakteri şekere bulamıyorlar, romantize etmiyorlar, polisleri falan kahramanlaştırmıyorlar. İnsan bu; bütün eksikleri, gedikleri, kırılganlıkları ve vahşetiyle temsiliyet buluyor işte ekranda.

İskandinav coğrafyası sinemasal anlamda da göz kamaştırıcı. Görünüşte sakin, büyüleyici doğal güzelliklerin altından çıkan şiddet hem görsel hem de metaforik bir çelişki sunuyor. Gözün alabildiğine uzanan kar görüntülerine sıçrayan kan damlaları, bir anlamda barışçıl görünen İskandinav toplumunda da pekâlâ ırkçılığın, ayrımcılığın ve kadın düşmanlığını olabileceğini gösteriyor bizlere. Atmosfer her daim tekinsiz, melankolik ve loş. Aslında İskandinav Kara Dizileri bir suçun çevresinde dönüyor gibi görünse de aslında karakterler üzerine. Karakterlerin pişmanlıkları, bireysel dönüşümleri, iç yolculukları ve ilişkileri en az olay örgüsü kadar önemli. Dışardaki kötülükle mücadele eden anti-kahraman dedektifler genellikle içlerindeki şeytanla da savaşıyorlar; bu ya kötü giden bir evlilik, ya ailedeki bir sır, ya da kişisel bir başarısızlık olarak olay örgüsüne dahil oluyor. Kesinlikle aksiyon sevenler için değil bu tür; gerilimi adım adım hissedecek olan sabırlı izleyiciyi hedefliyor. 

1990’larda Henning Mankell’in Kurt Wallender seri kitaplarının televizyona uyarlaması bu türü küresel bir olgu haline getirdi. Sonra Stieg Larsson’ı o meşhur Milenyum Üçlemesi geldi. Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız adeta dünya suç edebiyatını salladı. İsveçli gazeteci yazar bu başarısını göremeden elli yaşında hayata veda etse de öyle karakterler ve öyle çetrefil bir olay örgüsü yarattı ki 41 ülkede yıllarca satış rekorları kırdı. Bu romanların uyarlamalarının yanısıra The Bridge (Köprü), The Killing (Öldürme), The Investigation (Soruşturma), Deadwind, Valhalla Cinayetleri, Trapped, Bordertown dizileri ilk akla gelen örnekler. Ve tabii bu türün öne çıkan bir başka özelliği de kadın karakterlerin geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin dışında güçlü, başına buyruk ve müdanasız olmaları. Böylece soğuk ve kasvetli bir coğrafyadan çıkan bu diziler, toplumsal eleştirisi ve görsel estetiği ile basit bir popüler kültür eğlencesinin çok ötesine geçiyor.