Whose Story is this, after all?
“Toprak sadece insanın değil, tüm varlıkların belleğidir. Başlangıcın ve kalıntının, doğumun ve çürümenin ortak mekânı…”
Üçüncü kattaki Meshru’nun duvarlarında böyle yazıyordu. Pera’da her kayboluşumda kendimle buluştuğum o kitap kafeye gitmeden edemezdim, etmedim, uğradım yine. Sergileri önceden planlayıp gezmeyi seven biri olmadığımdan, genelde kısmetime ne çıkarsa diye giderim. Cumartesi günü öğleden sonra Meshru’ya da öyle gitmiştim. Duvarlarda asılı, yorumu bana bırakan, çizilmiş tablolar bekliyordum sanırım o gün. Öyle olmalı ki, asansör açılıp soluma döndüğüm gibi gördüğüm “Whose story is this, after all?” yazısına karşılık ‘kısmetim de bugün böyle olmayıverseydi’ dediğimi anımsıyorum. Başımı içeri biraz uzatınca başka bir duvarda, hepsinin sonu soru işaretiyle biten buna benzer birçok cümle gördüm. Sadece saliselik bir göz gezdirmeydi bu çünkü hiçbir sergiyi yaratıcısını dinlemeden gezmeyi sevmezdim. Mutlaka kendisine dair bir şeyler barındıran ve cesaretini toplayıp dünyasını herkese açan bir sanatçının, mahremine böyle fütursuzca dalmak bana saygısızlık gibi gelirdi. O gün de yine sanatçının dünyasına misafir olacağımı düşünerek, cümlenin altında serginin anlam ve önemini anlatan o metni okumaya başladım.
Diyarbakır’dan çıkan; biri kökleriyle birlikte göç eden, diğeri ise kalmayı seçen iki yol arkadaşı Esra ve Cengiz’in hazırladığı bir sergiydi burası ve şöyle diyorlardı;
“Sonuçta bu kimin hikayesi?” izleyiciyi bir anlatıyı izlemekten çok, onun içinde düşünmeye çağırıyor. Toprak burada bir yüzey, bir hafıza alanı hem tanık hem faildir. Mozaik ise bu hafızanın yüzeye taşınmış halidir, parçalanmış ama canlı, kırık ama bir aradadır. Sanat, burada soru sorma ve dinleme pratiğine dönüşür. (Benim için de birazdan öyle olacaktı…) Meshru’nun mekânında sanatçılar, izleyiciyi sadece bakmaya değil, birlikte sormaya davet ediyor.”
O gün keyfim daha çok çizilen tabloların karşısına geçip, kendince kılıf uydurmak istediği için hiç girmeyip çıkabilirdim oradan ama yapmadım. Çünkü Esra ve Cengiz’in bahsettiği parçalanmış ama canlı mozaik tam da önümde, zemini kaplamış yerde, öylece duruyordu. Yanına yaklaşıp baktığımda üstünde serginin merkezine aldığı “sonuçta bu kimin hikayesi?” yazıyordu. Onu çevreleyen şey ise topraktı. Girişteki o cümle geldi aklıma; “Toprak sadece insanın değil, tüm varlıkların belleğidir. Başlangıcın ve kalıntının, doğumun ve çürümenin ortak mekânı…”

Toprak bu dünyadaki tüm doğum sancıları, ölümün hafızası, yaşamın kendisiydi. Sakladığımız şeylerin tanığı, mahremiyetimizin bir yansımasıydı. Milyarlarca canlının nefesine tanık olan toprak; aynı zamanda saklayıp içine gömdüğümüz sessiz hikayelerimizi taşıyan bir ana kucağıydı. Herkesin üstüne bastığı ama kimsenin birbirine değmeden geçtiği tek yerdi. Başkalarına göstermek istemediğimiz, kendimizden dahi sakındığımız izlerimiz, hatıralarımız toprağın altında kalan izler gibi varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Dışarıya filizlenen bir şey görmek mümkün değildi, olmayacaktı da çünkü zihnimizde unutmak isteyip attığımız tüm yaşanmışlıklarımızın köksüz nefes aldığı bir yerdi burası.
Bunları düşünürken, az önce duvardaki göz gezdirdiğim soru işaretli cümlelere artık daha rahat bakmak için başımı kaldırdım. Gözüm cümleleri sırayla tararken, zihnim bir iki tanesini daha sonrasında düşünmek üzere kenara ayırdı. İçlerinden biriyse önünde durup düşünmemi gerektirdi ki, gözlerim onda kaldı:
“Köksüzlük kayıp mı, yoksa başlangıç mı?”

Köksüzlüğün ne hissettirdiğinden önce acaba ‘kök salmak’ benim için ciddi bir mesele miydi ya da “bu zamana kadar bir mesele olmuş muydu ki?” diye zihnimi kurcaladım. Sanırım kök salmak benim için birine ya da bir yere ait olmak demek değildi. Haliyle bir yere ait olmak için heveslendiğim anıları da anımsayamadım. Bu sorular havada asılı kalınca, duvarda yazan ‘köksüzlük’ ile tekrar göz göze geldim. Hayat boyu geçtiğin yerlere, insanlara tohumunu bırakıp, oralarda büyüyeceğinden emin olmak, bir çeşit kök salıp var olmaksa eğer, köksüz olmayı tercih etmek de var olmanın başka bir versiyonu olabilirdi. En azından ben bunu tercih etmiştim. Üstünden süzülerek geçtiğim topraktan, alacaklı olduğum bir payım, “ben buraya yerleşeceğim ve filizleneceğim!” diye bir sitemim yoktu. Onun da zaten bana bir borcu yoktu. Toprağın bir köşesine kök salmak istemiyordum ki ben. Bir karga edasıyla keskin bakışlarımı dünyaya dikip alacaklı gibi süzülmüyordum. İnsanların hayatına bir kez dahil olup sonsuza kadar orda nefes almak gibi de bir derdim yoktu. İsteğim, bir yer seçip hak ettiğimi almak değildi çünkü. Bana bahşedilen hayatı bir yere ait olmak zorunda kalmadan seyredebilmek, zaten bana verilmiş en büyük köktü. Bundan emin olduğum için artık karşımda dikilen sözcüklere bir cevabım vardı. Evet, köksüzlük benim için sonsuz bir başlangıç; ama asla kayıp değildi. Aksine kök salmanın farklı bir şekliydi. Bedenimde ve ruhumda sınırlar yoktu. Tek bir yere tutunarak yaşadığımı hissetmiyor, gökyüzünde keyfimce süzülürken toprakla, hayatla bağ kurduğumu hissediyordum. Ona tutunmamam yaşamıyorum demek değildi. Eğer yaşamadığımı iddia edecek olursak, bu yıllardır nefes aldığımı hissettiğim anlara bir ihanet olmaz mıydı? Ya da onunla paylaştığım onca acıya, mutluluğa, kayıplara… Ben yapamazdım sanırım bunu. Çünkü dönüşümü ve özgürce tattığım bu yaşamı bana bahşettiği ve aynı zamanda taşıyamayıp ona verdiğim tüm acılarımı kökleriyle birlikte filizlerini de içinde sakladığı için ömür boyu sürecek bir minnet borcum var ona. Hepsi bir kenara, köksüz olduğum için yaşamadığımı söylemek en çok da bunca zamandır toprağın kucak açtığı ve benim hayran hayran tanık olduğum binlerce güzelliğe ve yine binlerce acıya haksızlık olurdu…
Artık Meshru’nun duvarlarına ekleyeceğim yeni bir soru vardı: “Bir hikâyede var olmak için parçası olmamız gerekir mi?”