- İstanbul Bienali’nin ilk ayağını gezdim. Christine Tohmé’nin küratörlüğündeki bu yılki bienal, “Üç Ayaklı Kedi” başlığı altında kırılganlık, dayanıklılık ve zamana yayılan bir üretim biçimini öneriyor. Fakat sahada karşılaştığım manzara, kavramsal olarak iddialı ama pratikte yönünü arayan bir yapıydı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği 18. İstanbul Bienali bu kez şehri yine birçok farklı mekâna yaydı: Galata Rum Okulu, Zihni Han, Külah Fabrikası, Galeri 77, Muradiye Han, Eski Fransız Yetimhanesi Bahçesi ve Meclis-i Mebusan 35. Birbirinden çok farklı karakterdeki bu mekânlar İstanbul’un hem tarihsel hem güncel katmanlarını görünür kılıyor. Ama gezerken hissettiğim şey, bu katmanlar arasında bir bağ değil, tam tersine bir kopukluk oldu.
Kavram Kadar Gerçeklik de Önemli
“Tohmé’nin ‘üç ayaklı kedi’ metaforu” kulağa şiirsel geliyor. Kırılgan ama dirençli bir varlık; eksikliğini dengeyle tamamlayan bir figür. Ama sergiyi dolaşırken bu fikrin sahada karşılığını bulamadım. Bienalin üç yıla yayılması kulağa deneysel bir model gibi geliyor ama izleyici için aslında bir “bitmemişlik hissi” yaratıyor. Kimi mekânlarda işler birbirine temas ediyor, kimi yerde ise sanki “küratörün radarından kaçmış” gibi duruyor.
Mekânların Hikâyesi Birbirine Dokunmuyor
Karaköy ve çevresindeki bu yılın mekânları şehrin karmaşık dokusunu iyi yansıtıyor; fakat aralarındaki anlatısal bağ zayıf. Galata Rum Okulu’nda geçmişle hesaplaşan işler etkileyici. Binanın kendi belleğiyle birleşen temalar — göç, kimlik, aidiyet — derin bir atmosfer yaratıyor.
Ama hemen ardından Zihni Han’a geçtiğimde bambaşka bir dünyanın içine giriyorum. Daha deneysel, daha dağınık bir kurgu. Külah Fabrikası’nda mekânın endüstriyel karakteriyle oynamaya çalışan işler var ama çoğu birbirini boğuyor. Galeri 77 ve Eski Fransız Yetimhanesi Bahçesi gibi alanlarda ise bienalin “kamusal” yönü güçleniyor; ama bu kez de merkezî bir kavramsal hat kayboluyor.
Bienalin mekânsal yayılımı İstanbul’un ruhuna yakışıyor olabilir; ama küratöryel olarak bu dağınıklık bir çeşit koordinasyonsuzluk gibi hissediliyor.
Sanatçılar Arasında Parlayan Anlar
47 sanatçının yer aldığı seçki çok sesli ama tutarlı değil. Zihni Han’daki video işlerinden biri — göç ve sınır kavramlarıyla kurduğu sade ama sarsıcı ilişkiyle — hâlâ aklımda. Galata Rum Okulu’ndaki kimi yerleştirmeler mekânın ruhunu yakalarken kimileri sanki oraya zorla yerleştirilmiş gibi duruyor. Muradiye Han’daki işler arasında ise güçlü malzeme deneyleri var ama aynı tematik derinlik hissedilmiyor. Bu bienalde bazı işler gerçekten parlıyor; ama parlayan o anlar birbirine bağlanmadığı için kolektif bir hikâye kurulamıyor.
Tohmé’nin Tutumu: Fazla Teorik, Yetersiz Bağlantılı
Christine Tohmé’nin politik duyarlılığı ve kolektif üretim vurgusu biliniyor. Ama İstanbul Bienali’nde bu yönün yerini fazla teorik, hatta bazen kendine kapanık bir dil almış. Küratörün niyeti açık: hızlı üretim yerine yavaş düşünmek, kırgınlıkla dayanışmayı aynı potada eritmek. Fakat bu fikir sahada işler, mekânlar ve izleyici arasında bir karşılık bulamayınca soyut bir alanda kalıyor.
Tohmé’nin “herkese alan açan” yaklaşımı kıymetli; ama bu alan bir süre sonra boşluk hissi yaratıyor. Sanki her şey mümkün ama hiçbir şey tamamlanmamış.
İzleyici Olarak Ne Düşündüm
Bienali gezerken kendimi sık sık “Ne anlatılmak isteniyor?” diye düşünürken buldum. Metinler fazla soyut, yönlendirmeler yetersiz. Belki Tohmé’nin istediği tam da bu — bir belirsizlik deneyimi. Ama pratikte bu durum izleyiciyle sergi arasına bir duvar örüyor. Sanatın çağırdığı duyusal ve düşünsel etki, karmaşık kavramsal bir sisin içinde kayboluyor.
Üç Ayağıyla Dengesini Arayan Bir Bienal
İstanbul Bienali düşünsel olarak cesur ama yapısal olarak kararsız bir denge kuruyor.
“Tohmé’nin üç ayaklı kedisi”, belki de bu yüzden İstanbul’un kendisine benziyor: yaralı ama hâlâ hareket hâlinde. Kırılgan, yer yer eksik ama hâlâ dirençli. Bienal kimi anlarda gerçekten etkiliyor; ama bu etkiler bir bütünlük yerine dağılmış yankılar olarak kalıyor.
Yine de bu sergi, tüm eksiklerine rağmen, İstanbul’un sanat sahnesinde risk alan, sınırları zorlayan bir deneme.
Ve belki de tam bu nedenle değerli.
- İstanbul Bienali, 20 Eylül–23 Kasım 2025 tarihleri arasında Galata Rum Okulu, Zihni Han, Külah Fabrikası, Galeri 77, Muradiye Han, Eski Fransız Yetimhanesi Bahçesi ve Meclis-i Mebusan 35 gibi mekânlarda ücretsiz olarak ziyaret edilebilir.