Son yıllarda edebiyat dünyasının kült eserleri dijital platformlarda yeniden hayat buluyor. Romanlar yalnızca sayfalarda kalmıyor; dizi ve film uyarlamalarıyla çok daha geniş kitlelere ulaşıyor. Masumiyet Müzesi‘nin ekran uyarlaması bu dönüşümün dikkat çeken örneklerinden biri olurken, şimdi de Ahmet Ümit’in çok okunan romanı İstanbul Hatırası Netflix için diziye uyarlanıyor. Sekiz bölümden oluşacak projenin oyuncu kadrosu da şimdiden merak uyandırıyor.
Dizide Nejat İşler “Başkomiser Nevzat” karakterine hayat verirken, Bilal Yiğit Koçak Komiser Ali’yi, Simay Barlas ise Kriminoloji Uzmanı Zeynep’i canlandıracak. Kadroda ayrıca Tülin Özen, Deniz Celiloğlu ve Cem Davran da yer alıyor.
Ahmet Ümit, röportaj teklifimizi kabul ederek ofisimizde konuğumuz oldu. Kendisiyle, diziye uyarlanacak İstanbul Hatırası üzerinden edebiyatın dijital dönüşümünü; Başkomiser Nevzat karakterinin ortaya çıkış sürecinden romanın ekran yolculuğuna, insan doğasından edebiyatın kalıcılığına uzanan geniş bir çerçevede konuştuk.
Romanlarınızda polisiye olayların ötesinde Başkomiser Nevzat karakteri oldukça derin ve duygusal bir biçimde işleniyor. Nevzat’ın yoğun bir iç dünyası var. Bu karakter nasıl doğdu? Onu ilk kurguladığınızda uzun soluklu bir serinin merkezinde yer alacağını düşünüyor muydunuz?
Bu karakter aslında biraz rastlantıyla doğdu. Uzun uzun düşünüp “böyle bir karakter yaratmalıyım ve bununla da birtakım meseleleri anlatmalıyım” dediğim bir muhakemenin sonucunda ortaya çıkmadı. 1998 yılında Yeni Yüzyıl Gazetesi günlük bir gazete olarak yayınlanıyordu; gazetenin Yayın Yönetmeni Okay Güneş, benden polis hikayeleri yazmamı istedi. Ben de Başkomiser Nevzat ve Ali’yi yarattım. Her hafta sonu o gazetenin pazar ekinde arka sayfada yayınlanmaya başladı. Açık konuşmam gerekirse Nevzat’ı, üzerine düşünüp taşınacağım, uzun soluklu bir karakter olarak düşünmemiştim. Fakat çok büyük ilgi gördü. Televizyoncular hemen bu karakterin üzerine atladılar. Oradan yola çıkarak Türker İnanoğlu beni aradı ve “bir dizi yapalım” dedi, ancak karakteri biraz değiştirdi. O dizi Arka Sokaklar oldu; ben adımın geçmesini istemedim, üç bölümünü yazıp verdim. Sonra Uğur Yücel aradı, Nevzat’tan yola çıkarak Karanlıkta Koşanlar adlı diziyi yaptık. Baktım ki karakterimiz böyle gidiyor, televizyoncular ve sinemacılar onun üzerine konacaklar; “dur, bir romanını yazayım ve karakteri belirleyelim” dedim. Kavim romanını yazdım. O romandan bu yana Nevzat, okurlar tarafından çok sevilen bir karakter oldu. Nevzat’ın başrolünde beşi roman olmak üzere sekiz kitap, bir de üç çizgi roman var. Benim bütün romanlarımda Nevzat yok, bildiğiniz gibi. On beş romanın yalnızca beşinde Nevzat var. Bazılarında ufak tefek girip çıkıyor ama esas olarak o beş kitapta: Kavim‘de, İstanbul Hatırası‘nda, Kırlangıç Çığlığı‘nda, Beyoğlu’nun En Güzel Abisi‘nde ve son olarak da Yırtıcı Kuşlar Zamanı‘nda. Nevzat böyle ortaya çıktı. Her romanımda Nevzat olmayacak. Mesela şu anda yazdığım romanda Nevzat yok; Berlin Cinayet Masası‘ndan Başkomiser Yıldız Karasu var. Avrupa şehirlerinde geçen hikayeler yazıyorum. Kayıp Tanrılar Ülkesi‘nde Berlin’i yazmıştık, şimdi Roma’yı yazıyoruz. Belki daha sonra Atina, belki Kahire… Dünyanın değişik yerlerini gezeceğiz. Ama okurun Nevzat’a çok büyük bir ilgisi ve alakası var. Önce Karanlıkta Koşanlar‘da Nevzat ismi geçti. Sonra Cevdet Mercan ile birlikte Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı diziyi yaptık. Orada Nevzat’ı Çetin Tekindor, Ali’yi ise Nejat İşler canlandırdı. Ondan sonra bir Başkomiser Nevzat denemesi daha oldu ama çok başarılı olmadı; Nevzat’ı Altan Erkekli canlandırmıştı, o da bana sorarsanız çok uygundu. Şimdi Abdullah Oğuz, Netflix için Başkomiser Nevzat dizisini yapıyor ve kadrodaki oyuncular gerçekten çok değerli.
“İnsan her türlü kötülüğü yapar ve kendini affeder”

Başkomiser Nevzat karakteri üzerinden yas, vicdan ve adalet kavramlarını derinlemesine işliyorsunuz. Sizce Nevzat’ın kişisel acıları olmasaydı, yine aynı adalet anlayışına sahip olur muydu?
Etkilerdi tabii. Çünkü “insanlar, vicdanları olduğu için yaptıkları yanlışlardan ve haksızlıklardan dolayı büyük bir üzüntüye kapılır, derin pişmanlık duyar ve doğru yolu bulurlar” düşüncesine ben asla inanmıyorum. Dostoyevski bu konuda çok naif düşünüyor bence. İnsan her türlü kötülüğü yapar ve kendini affeder. O kötülükle yaşar, hiçbir sorun olmaz. O yüzden vicdanı olan insanlar bence çok kıymetli.
İnsanlarda vicdan iki türlü oluşuyor. Gerçekten bazen doğuştan geliyor, ama daha çok eğitimle şekilleniyor. İyi bir eğitim alan, iyi bir ailede yetişen insanlar, nörolojik bir problemleri yoksa vicdanlı oluyorlar. Bir de biliyorsunuz, insanlara acı çektirmekten zevk alan manyaklar ve psikopatlar var. “İnsan iyidir” diye bir kural yok bence; biz hem iyiyiz hem kötüyüz. Koşulları bulduğumuzda kötülüğe çok daha yatkın oluyoruz, kötülük insanlara daha cazip geliyor.
Nevzat suçla uğraşan ve devletin gücünü temsil eden bir adam. Yolsuzluk yapan, “çürük elma” dediğimiz polislerin neler yapabildiğini hem Türkiye’de hem dünyada gördük. O nedenle Nevzat namuslu bir adam ve namuslu bir polis. Onu öyle yaratmayı tercih ettim; çünkü iyi polis olmak çok zor. İyi insan olmak zordur, ama iyi polis olmak çok daha zordur. Düşünün, bir eve giriyorsunuz, cinayet işlenmiş. Bir çanta dolusu para var ve onu alıp bir kenara koysanız kimse farkına varmaz. Narkotik davalarında suçlu adam “beni bırak, sana milyonlarca para vereyim” diyor. Buna hayır diyebilmek, gerçekten çok sağlam bir karakter ve çok sağlam bir ahlak gerektiriyor. Bunu yapan insanlar var ve bu insanları övmemiz, kahraman olarak göstermemiz lazım.
Romanlarınızda suçun yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve tarihsel kökleri olduğunu görüyoruz. Sizce bir katili anlamaya çalışmak, onu haklı çıkarmak riskini taşır mı?
Taşıyabilir, sorun değil; ama benim kitaplarımda cinayet övülmez. Yani katilin neden öldürdüğünü anlatırım, ancak cinayeti ya da şiddeti bir çözüm olarak ileri sürmem. Aksine, cinayetin ve şiddetin daha büyük bir çözümsüzlük ve daha derin sorunlar yaratacağını vurgularım. Bu, bütün kitaplarımda vardır. Şiddet sahnelerini ballandırarak anlatan, cinayeti ya da şiddeti öven bir yazar değilim. Bunu doğru da bulmuyorum.
“Bir romanın misyonu insanın ruhunu açıklamaya çalışmaktır”
Bir roman ister cinayet, ister tarih, ister aşk, ister aile, ister felsefi bir roman olsun, hepsinin yapmaya çalıştığı tek bir şey vardır: hangi olayı anlatırsa anlatsın, insan ruhunu açıklamaya çalışmak. Bir romanın misyonu budur. Biz bunu yaparız; çünkü okur, romanı okurken oradaki karakterlerle özdeşleşir ve onların şahsında kendi şahsiyetini sorgulamaya başlar. “Ben nasıl bir insanım? Bu doğru mu? Karakterin yaşadıkları üzerinden düşündüğümde, ben olsam nasıl davranırdım?” gibi sorular sorar. İşte bütün bunları yapan roman, insan ruhunu anlatmaya ve açıklamaya çalışır.
Burada iki mesele var. Rönesans’tan sonra şu yola gidildi: “İnsan en üstün varlıktır, iyidir, doğrudur, güzeldir. Yeryüzündeki bütün diğer canlılara hükmetme hakkına sahiptir; onları yeme, öldürüp konserve yapma, çiçekleri ve doğayı yok etme hakkı vardır.” Böyle saçma sapan bir anlayış yerleşti. O nedenle bizim, insan olarak kendi doğamızla ve Homo sapiens’ten bu yana yüz bin yıllık yeryüzü pratiğimizle hesaplaşmamız gerekiyor. Bu, iyi bir pratik değil. Bizi yaşatan doğayı yok eden sıkıntılı bir türüz. Hayatta kalmamız giderek zorlaşıyor. Gelecek birkaç yüzyıl içinde kendi kendimizi yok edebiliriz; ya da doğaya o kadar zarar veriyoruz ki doğa bizi ortadan kaldırabilir. O zaman yazarın görevi, ne tür roman yazarsa yazsın, bu gerçeği insana anlatmaktır. “İnsana insanı anlatmak” dediğimiz şey de budur. İnsana dokunduğun zaman, tokat yemiş gibi bir etki bırakmalısın. Biz böyleyiz: öldürürüz, yalan söyleriz, kötülük yaparız, çalarız. İnsanın bunlarla yüzleşmesi gerekiyor. Bu çok kıymetli; çünkü ancak o zaman belki tedavi olabiliriz, hastalıklarımızı görebildiğimizde kendimizi iyileştirebiliriz. Ama öbür türlü üstünü örteriz; “biz hasta değiliz, her şey yolunda, insan olarak şahaneyiz” deriz. Oysa bu, kocaman bir yalandan başka bir şey değil. Tarih boyunca pratiğimiz, ahlaki, vicdani ve akılsal açıdan her türlüyle oldukça karanlık.
Ahmet Ümit her romanında okuruna bir şeyler öğretiyor. Sultanı Öldürmek tarihsel, Kayıp Tanrılar Ülkesi felsefi bilgiler içeriyordu. Diziye uyarlanan romanı İstanbul Hatırası ise kent hafızasının kaybına ilişkin önermelerde bulunuyor. Bu romanı yazarken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz?
Bu kitabı yazmam oldukça uzun sürdü, on yıla yaklaştı. Türkiye’de insanlar genellikle bir şehirde yaşıyorlar ama o şehri tanımıyorlar. Ülkeyi, şehri, binaları bilmeden yaşıyorlar. Bu çok yanlış bir şey bence; insan yaşadığı şehri bilmek zorunda. Ben de bilmiyordum, yazarak öğrendim.
“Bu şehirde yaşayanlar, bizler, bu şehirde vazifemizi ve sorumluluğumuzu yerine getiremiyoruz”
İstanbul Hatırası‘nı yazana kadar İstanbul hakkında, bu şehrin muazzam tarihi hakkında çok genel bilgilerim vardı. Ama okuyunca ve bu kitabı yazınca anladım ki karşımda benzersiz bir şehir var. Antik Yunan dönemi, Roma dönemi, Doğu Roma dönemi ve Osmanlı dönemi olmak üzere çok farklı kültürleri barındırıyor. Yunan ve Roma dönemleri birbirine yakın olsa da aralarında büyük kültür farkları var. Şehrin ilk kuruluşu 2.700 yıl önce Byzantium ile oldu ve uzunca bir dönem dünya oradan yönetildi. MS 300’lü yıllardan sonra Konstantin döneminde Roma’nın başkenti buraya taşındı. Ardından Roma bölündü; Doğu Roma döneminde de şehir çok etkiliydi. Sonra bildiğimiz gibi 1453’te Fatih Sultan Mehmet fethetti. Uzun yıllar boyunca dünyanın yönetildiği bir şehirden söz ediyoruz. Bir yandan muhteşem bir tarih ve kültürle karşı karşıyayız, öte yandan İstanbul’un dünyada neredeyse hiçbir şehirde bulunmayan bir özelliği var: içinden deniz geçiyor, iki kıtayı birden kapsıyor. Çanakkale ve Cebelitarık için de benzer şeyler söylenebilir, ama İstanbul, tarihi, kültürü ve doğasıyla gerçekten olağanüstü bir şehir. Ve biz, bu şehirde yaşayanlar, ona karşı sorumluluğumuzu yerine getirmiyoruz; tersine onu talan ediyor, mahvediyoruz.
“Roma’yı çok iyi korumuşlar, biz İstanbul’u mahvetmişiz”
Yeni romanımı yazmak için sık sık Roma’ya gidiyorum. Roma’yı inanılmaz iyi korumuşlar; biz ise İstanbul’u mahvetmişiz. Tarihi yarımadaya çivi çaktırmamamız gerekirdi; 21 kilometre kara ve deniz surlarıyla çevrili o alan şehrin özüydü. Orayı çok korkunç biçimde talan ettik.
İstanbul Hatırası romanında İstanbul bir karakter gibi betimleniyor. Sizce bu çok katmanlı şehir anlatısı diziye nasıl yansıyacak?
Aynı şekilde yansıtmayı düşünüyoruz. Tabii şunu belirtmem gerekiyor: dizi benim dizim değil. Bu önemli bir nokta. Yazarların eserlerinden yapılan sinema filmleri, diziler ve tiyatrolar artık yazara ait değildir. Şu anda İstanbul Hatırası dizisinin yönetmeni Abdullah Oğuz ve dizi de onun eseri. Oğuz’u seviyorum ve eserimi ona emanet ediyorum. Mesela Sis ve Gece romanımdan bir film yapıldı. O film de yönetmeni Turgut Yasalar’a ait. Ben burada yalnızca destekleyici ve isim veren bir rol üstleniyorum. Ama onlar da romana sadık kalmak, şehrin ruhunu yansıtmak istiyorlar; çünkü hikâyenin asıl cazibesi bu. Yoksa neden bu kadar emek ve para harcasınlar? Umarım buna layık bir eser ortaya çıkar. Yapımcı ve yönetmen arkadaşlarda bu bilinci görüyorum. Hep birlikte göreceğiz.
Son dönemde romanların diziye uyarlanması oldukça yaygın bir hale geldi. Sizce bu durum edebiyatın geniş kitlelere ulaşması için bir araç mı, yoksa bir furya mı? Romanı diziye uyarlanan bir yazar olarak bu sürece ne kadar dahilsiniz?
Şüphesiz bir araç. Şöyle ki: bir roman, film ya da dizi olduğunda insanlara daha kıymetliymiş gibi geliyor. Bunu hem Türkiye’de hem de dünyada gözlemliyoruz. Aslında daha kıymetli değil, ama popüler hale geliyor. Hiç kitap okumamış biri diziyi izleyip beğendiğinde kitabını da almak istiyor. İnsanlar konuşacak ortak bir zemin buluyor. Fakat asıl kitabı değerli kılan şey kitabın kendisi; çünkü orada edebiyat yapıyoruz ve kalıcı olan odur. Bir dizi ya da film, edebiyat kadar kalıcı olmayacaktır; bir süre konuşulur, sonra unutulur. Bu fark hep olacak. Ama ben bunu zararlı görmüyorum, tabii esere zarar vermemek koşuluyla. Nevzat adil ve vicdanlı bir adam; bu özellikleri değiştirirsen, o zaman sıkıntı olur, ortaya bambaşka bir şey çıkar. Bu koşul sağlandığında edebi eserlerin dizi ya da filme uyarlanmasını zararlı bulmuyorum. Aksine, mesela İstanbul Hatırası zaten çok tanınan bir kitaptı, şimdi daha da tanınıyor. Bazı insanlar diziden yola çıkarak kitabı okumaya başlıyor. Bunun bana zararı yok, yararı var; ben de öyle düşünüyorum.
Sözleşmede diziye müdahale hakkım var ama çok müdahil olmuyorum. Çünkü ben bir edebiyat jandarması değilim. Oturup o insanların başında “bunu yaptınız, bunu yapmadınız” demeyi kendime yakıştıramam; aynı zamanda onların emeklerine ve işlerine saygısızlık olarak görürüm bunu. Ama onlar da bana “şöyle bir araba alacağız, olur mu? Şu olabilir mi? Ev şurada olacak, ne dersiniz?” diye soruyorlar. Bu beni memnun ediyor. Ben de elimden gelen her türlü desteği ve katkıyı sağlamaya çalışıyorum.
Üzerinde çalıştığınız yeni bir romandan bahsettiniz. Bize biraz o romandan söz eder misiniz? Hem yeni romanınız hem de İstanbul Hatırası dizisi için öngörülen bir tarih var mı?
Romanlarımı üç başlık altında ele alabiliriz: Nevzat romanları; Elveda Güzel Vatanım, Sultanı Öldürmek gibi bağımsız konulu romanlar ve yurt dışında geçen romanlarım. Kitaplarımın yurtdışında da yayılmasıyla birlikte, yabancı şehirlerde geçen romanlar için Yıldız Karasu karakterini yarattım. Yıldız Karasu, Kayıp Tanrılar Ülkesi‘nde Berlin’de bir cinayetler silsilesinin içindeydi. Yeni romanımda ise bu kez Roma’yı anlatıyorum. Yalnızca Roma değil, Aydın’daki muhteşem antik kent Afrodisias’ı da anlatıyorum. Oradan yola çıkarak kurduğum bu hikâyenin ekimde çıkmasını umuyorum. Dizi ise 2027’yi bulabilir; ancak çok fazla ilgi var, erkene de alınabilir. Bundan sonra, ömrüm yeterse belki bir Nevzat romanı daha yazacağım. Ardından İstanbul’un işgal yıllarına dair bir roman yazmayı düşünüyorum. Sonra yine Yıldız Karasu’yu göreve çağırırız.