Yabanıl ot kokuları
getiriyor bir rüzgâr
kıpırdatıyor suları… 

AHMET TELLİ

Zorlu geçen kıştı bu, hırçın bir kış. Bu coğrafyada hep böyle yaşanırdı bu mevsimler ama yine de alışamazdı insanlar. Kar mı yağıyor üstümüze yoksa hüzün mü, bilemeyiz, derlerdi. Yollar kapanır, hasta çocuklar doktora götürülemez, hamile kadınlar hastaneye yetiştirilemezdi. Çatılardaki antenleri sağa sola çevirerek görüntü almaya çalıştıkları siyah beyaz televizyonlardan bazen kar manzaraları izlerlerdi, ülkenin bir yerlerinde kış tatili diye bir kavram vardı mesela. Kayak yapılır, kocaman varillerin içinde ateşler yakılır, sıcak içecekler içilirdi. Kar güzellemelerini izledikçe yürekleri ağırlaşır, birer enkaz gibi sığınırlardı duvarların arkasına.

Bihar yorganı üzerine çekmiş olmasına rağmen küçük bedeni titremeye devam ediyordu. “Çok üşüyorum,” dedi. Babaannesi battaniyeyi de sardı yorganın üzerine, artık geçmeye başlayan sobaya iki odun attı, alevin harlanması için karıştırdı ateşi. Yaşlı kadın torununu üşütenin soğuk olmadığını bilirdi.

Küçük kız örtülerin altından kıvırcık saçlı minik başını uzatıp sordu. “Annemle babamı görmeye ne zaman gideceğiz?”

“Havalar ısınmaya başlayıp, karlar eriyince gidip ziyaret edeceğiz onları.” dedi babaannesi.

Sis basardı ortalığı, rüzgâr sert eserdi buralarda. Kıran kırana soğuklar yaşanırdı. Birçok serçenin kışı çıkaramayacağını bilirdi yaşlı kadın. Bilirdi bu toprakların yavru kuşlarını koruyamadığını.

Rüzgâr çok acımasız dolanırdı evlerin üzerinde, üşütürdü ama heybesi de dolaştığı yerlere ait birçok acı, tatlı haberle dolu olurdu. Sert esintisine karşın bazen umut veren ıslığı da olurdu. Bu ıssız unutulmuş coğrafyaya uğramayı ihmal etmeyen rüzgâr bu kez de fısıldamıştı kulaklara: “Datça’da bademler çiçek açmaya başladı.”

Kulaktan kulağa yayılırdı bademlerin çiçek açmaya hazırlanması. Erken bahar derlerdi buna. Yazın habercisi. Küçük kız hiç susmazdı bu haberleri duyunca, bıcır bıcır konuşurdu hep. İşte yine başlamıştı. Gözlerini kocaman açmıştı. İnanılmaz bir şey söyler gibi hayretle konuşuyordu.

“Babaanne duydun mu?”

“Neyi duydum mu?”

“Ağaçlar çiçeklenmeye başlamış.”

Bir taraftan cevap bekleyen gözlerle bakıyor, bir taraftan da yorganına sıkı sıkı sarılıyordu. Hiç görmemişti badem ağaçlarını ama beyaz gelin çiçekleri gibi gözünün önünde oynaşırlardı. Uyku tutmuyordu bir türlü Bihar’ı.

“Evet, duydum. Önce bademler sonra da fıstık ağaçları çiçeklenecek.”

Küçük kız iyice heyecanlandı, bu sefer yorganı üzerinden attı, titremesi geçmiş, soluksuz konuşuyordu.

“Yaşasın. Sonra da karlar eriyecek ve görüş gününe gideceğiz.” Birden sesi titrer gibi oldu, “Ama ya ağaçlar çiçeklerini açmayı unuturlarsa.”

Yaşlı kadın torununa sarıldı, “Unutmazlar, bugüne kadar hiç unutmadılar” dedi.

“Ya rüzgâr yalan söylüyorsa. Ya bademler çiçek açmamışsa.”

“Kimi zaman erken kimi zaman geç. Ama illaki açarlar.”

“Off, bir an önce açsalar, bir an önce karlar erise.”

Yaşlı kadın torununun başını dizlerine yatırdı, kıvırcık saçlarında dolaştırdı buruşuk, kahverengi lekeli ellerini. “Ben sana Güneşi Arayan Ayçiçeği Masalı’nı anlatmış mıydım? Bir varmış, bir yokmuş…”