Sağımdaki, ıhlamur ağacının altındaki ahşap bank boş. Sarı oturaklı salıncakları rüzgâr sallıyor, demirleri gıcırdıyor. Bir belediye kamyoneti salıncakların yanına yanaştı. İşçiler, çiçek kasalarını bankın karşısındaki tepe görünümlü tarhın yanına indirdiler. İki işçi ellerindeki tırmıklarla görevini tamamlamış kuru çiçekleri söküp kenara yığdı. Diğer ikisi çiçekleri renklerine göre ayırdı; yukarıdan aşağıya bir sıra mor, bir sıra beyaz menekşe diktiler. Boş saksıları ve kuru bitkileri siyah poşetlere doldurup kamyonetin kasasına attılar. Kasa rengârenk çiçeklerle doluydu. Parke taşlı yolda geri geri giderek gözden kayboldular.
Bir zaman sonra dört beş yaşlarında bir çocuk, aynı yolu koşarak yanıma geldi. Kaideme çıkıp ellerini dizime koydu ve elimdeki kitabın kabartmalı bakır sayfalarına baktı. Sonra arkasını dönüp gelen kadına, “Bu abiyi bizim eve götürelim mi? Annem hep yorgun, bana masal okumuyor. Babam her gece okurdu,” dedi. “Biliyorsun yavrum, baban…” “Of, biliyorum babaanne. Babam gardiyan okulunda, bitince gelecek!” O sırada beyaz, paçalı bir güvercin salıncakların olduğu yere kondu. Guruldayarak gezinmeye başladı; boynunu büküp çocuğa baktı. Çocuk kollarını açıp onu yakalamak için koştu, güvercin çırpınarak havalandı. Kadın banka oturup mendiliyle gözlerini ve burnunu sildi. Çocuk bir müddet dikilip kuşa baktıktan sonra salıncağa oturdu; ayaklarının ucunu yere koyup başını zincire dayadı. Çitlerin ardındaki yoldan bir seçim otobüsü geçti. “Seksen beş ilimizde yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır,” diyen ses giderek uzaklaştı. Çocuk, “Sıkıldım, eve gidelim,” diye seslendi. Kadın mendilini çantasına koyup kalktı; çiçeklerin yanından yürüdü, çocuğun elinden tuttu. “Bu hafta babana çiçek götürelim. Tam mevsimi, mavi çan çiçeğini çok sever. Olur mu?” Çocuk, “Olur, ama ben vereceğim,” dedi gülerek.