Selma Teyze bu sabah erken çıktı. Üstünde geçen sene ucuzluktan aldığı gömlek var. Etiketini koparmayı unutmamıştır inşallah. Gelip anlatmıştı bana. Kasadaki delikanlı: “Mavi çan çiçeği rengi bu sene çok moda. Kızınıza çok yakışacak bu gömlek,” demiş. Pek gülmüştük.
Elli yaşında olduğu için böyle canlı renkleri yakıştıramamıştı herhalde. Yanımdan geçseydi, göz kamaştırdığını söylemek isterdim ona.
Nereye gittiğini biliyorum, dün anlattı; yanımdaki banka oturup. Arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşup trene binecekler. Yalandan birkaç ağaç görüp, dalların arasına sıkıca bağlanmış salıncaklarda sallanıp piknik yapacaklarmış. Takvimin en cıvıltılı sayfalarındayız ne de olsa. Tam “şapka da al yanına” diyecektim, koca kadına karışmayayım dedim.
Kolundaki marteniçkayı gösterdi bana. İki aydır değil leylek, güvercin bile görmemişti. Belki gittiği yerde bu kırmızı ip de özgürlüğüne kavuşurdu.
Haklıydı. Dizlerimdeki kitabımın sayfalarına da konan yoktu. Bazen beni kızdırmak için tam okuduğum satıra konarlardı; kovamazdım da. Şimdi ne gelen var ne giden.
Kadıncağız, evinin yanındaki bembeyaz manolya ağacını görev icabı çekip çıkaran iş makinalarını da anlattı. Başka yere dikeceklerini söylemişler, yalandan. Çocuk mu kandırıyorlar. İnşaat çukurları, canına okunan ağaçların gözyaşlarıyla doluymuş.
Eskiden bu parktaki erik ağaçları mayısta çocuklarla kucaklaşırdı. Dişleri kamaşana kadar yerlerdi. Kitabımı okurken göz ucuyla bakardım onlara, benim de canım çekerdi; isteyemezdim. Şimdi o ağaçlar nerede, çocuklar neden gelmiyor, bilmiyorum.
Ne diyordum; önce seksen beş numaralı otobüse binecekmiş. Sonra Kadıköy’ün, trenler kalkmadan önce insanlar daha çok alışveriş yapsın, daha çok yesin, daha çok karanlıkta kalsın diye düzenlenen meydanında buluşacakmış arkadaşlarıyla. Orası ağaçlık değil miydi eskiden diye sormak istedim; boğazıma koca bir mermer parçası takıldı sanki.