Aylardan sonra içimdeki karanlıktan çıkıp yeni bir “ben”le hayatın ışığını yakalamaya karar veriyorum. Kaybolmak istiyorum yollarda. Gördüğüm ilk otobüse atlıyorum. Küçük bir parkın önünde indiğimde denize doğru attığım her adımla İstanbul’un karmaşasını arkamda bırakıyorum. Çiçeklerin renkleriyle boyanıyor ruhum. Bir masalın ortasındaymışım gibi hissediyorum.
Biraz ileride, etrafı mavi çan çiçekleriyle çevrili bankta bir çocuk heykeli görüyorum. Yanına ilişiyorum. Bakışlarım elindeki kitaba gidiyor.
“Ne okuduğumu merak ediyorsun, değil mi?” diye soruyor.
Korkuyla etrafıma bakınıyorum. Köpeklerini gezdiren birkaç kişi dışında kimse görünmüyor. “Heykeller konuşamaz ki,” diye düşünürken sesi yükseliyor.
“Ben konuşurum, ama sadece benim gibi kitap kurtlarıyla.”
“Sen de kimsin?” diye soruyorum.
“Kitap okuyan çocuk derler bana buralarda.”
“Tek başına ne yapıyorsun bu parkta?”
“İki sene önce, tam bu zamanlarda, Nisan’da getirildim buraya. Her gün insanları, hayvanları izlerim; yeni hikâyeler dinlerim. Bazen papatyaları, bazen kuşları sayarım tek tek. Bu sabah tam seksen beş güvercin saydım mesela. Bulutlardan fal tutarım. İçinde evrenin tüm hikâyelerinin olduğu kitabımı okurum saatlerce. Her an yeni sayfalar eklenen bu kitap, kendini cümlelerde arayanları yanıma çağırır; seni çağırdığı gibi.
En çok bu mevsimi severim. Sabahları gökyüzü erkenden aydınlanır, pofuduk bulutlar beyaz pamuk şekerlerine benzer. Denizin, lalelerin kokusu is kokusunu bastırır. Kışın ağırlıkları atılır, incecik bir ceket yeter. Üşümeden, terlemeden ağaçlara sarılabilir, salıncakta sallanabilir, çimenlere kendini bırakabilirsin. Güzel bir deftere kendi hikâyelerini, şiirlerini yazabilirsin. Biliyor musun? En cesur hikâyeler, en güzel şiirler bu mevsimde yazılır.”
Heyecanla ayağa kalkıyorum. “Yine geleceğim ve kendi hikâyelerimi okuyacağım sana,” diyorum.
“Geç kalma sakın. Hayat gibi çabucak geçer bu mevsim.”
“Peki, söz.” diyorum ayrılırken.