Hasan Öztürk
Saramago Usta’nın kehanetine teyiden, Körlük‘e saplandığımız bu günlerde edebiyatın güvenli sularına sığınmak ruhuma iyi geliyor. Gördüklerimizin, yaşadıklarımızın etkisiyle sürüklendiğimiz iğneli zeminden hasar almadan kurtulmak mümkün değil. Ama büyük bir ameliyattansa küçük bir operasyonla zararın neresinden dönsek kârdır diyebiliriz. Hatta okur-yazar olmanın avantajını da dirseğimizle itelemeyelim. Bugün en ucuz terapi yöntemi kitap alıp okumak. “Okuyamıyorum, bu ara ciddi odaklanma problemim var,” diyenler; şunu kabul etmeliyiz ki odaklanma problemi yalnızca okurken devreye girmiyor. Birini dinlerken ya da bir iş yaparken de aklımızın farklı mekânda, farklı zamanda ve anla ilişiği olmayan kişilerle meşgul olduğunu fark edebiliyoruz.
Bir olay hikâyesi konsantrasyon açısından bizi zorlayabilir. Şiir, deneme, anı, biyografi türlerinin dikkatimizi sabitlemek açısından iyi birer egzersiz olduğunu düşünüyorum. Sanat filmini izlemek ağır gelebilir ama doğayla ilgili bir belgesel ya da bir aşk filmi bizi yormaz. Adını andığım edebî türleri hafife almıyorum. Onları başucumuzda tutup ara ara açıp okumak; Latife Tekin’in Zamansız‘ını, Virginia Woolf’un Dalgalar‘ını, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar‘ını ve daha nice kurgu metni okurken anlam bütünlüğü için birleştirmek zorunda olduğumuz ipuçlarını gün yüzüne çıkarmaktan, metne boyut katacak metaforları bulmaya çalışmaktan daha kolay gelebilir.
Her türün biz okurlara açacağı o renkli kapıdan geçmek, gökkuşağı üzerinde kaykay yapmak gibi değil mi?
Hasan Öztürk, edebiyatseverlerin adını T24 Haftalık, Sanat Kritik isimli dijital mecralarla ve 2000 yılından bu yana yayımladığı iki aylık Mavi Yeşil Dergisi‘nden tanıyabileceği bir edebiyat gönüllüsü. Kitabın Dilinden Anlamak (1998), Yazının İzi (2010), Aynadaki Rüya (2013), Kurmaca ve Gerçeklik (2014), Kendine Bakan Edebiyat (2016), Gündem Edebiyat (2017), Üç Duraklı Yolculuk (2021), İktidarın Gölgesi ve Roman (2022) yayımlanmış kitaplarıdır. Yazdıkça ve Yaşadıkça ise 2024 yılında Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) tarafından yayımlanan son yapıtıdır.
Yirmi dokuz başlık altında mutluluk, şiir, hazan mevsiminde eylül, eleştiride dozu kaçırmak, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü ve Pınar Kür’ün kült romanı Asılacak Kadın, dünya edebiyatında bir gelenek olarak Nobel konuşmaları, Virginia Woolf’tan Ahmet Cemal’e, Alman romantizmi ve Novalis, edebiyatımızda Tanpınar, Vincent Van Gogh’dan kardeşi Theo’ya mektuplar, tablolar üzerinden feminist sanat eleştirisi ve daha nice konu başlığını ele alıyor.
1983 yılında Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Hasan Öztürk’ün gerek dijital mecralarda yayımlanan yazılarından gerekse burada ele alacağım kitabından, yaşama her daim edebiyat penceresinden baktığını görüyoruz.
Hasan Öztürk, yaşamayı ve en önemlisi mutlu yaşamayı Memduh Şevket Esendal’ın bir öyküsündeki “hayat ne tatlı şey, insanın ömrü olmalı da yaşamalı” cümlesine dayandırıyor. (s.11)
Şiiri, niceliğin niteliğin önüne geçtiği günümüzde insanın anlam arayışına sunulan bir meta olarak nitelendiriyor. Nâzım Hikmet’i şu dizelerle anıyor:
“Ben yanmazsam,
sen yanmazsan,
biz yanmazsak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” (s.17)
Denemenin bir bölümünde zengin kültürel mirasımızı yabancı ellere bıraktığımızdan dem vuruyor: “Sekizinci yüzyılın ilk çeyreğinde dikilen Orhon Kitabeleri Türklerin yazılı ilk metinleridir. Sürgündeki İsveçli subay Strahlenberg’in tesadüfen bulduğu kitabeleri Danimarkalı Wilhelm Thomsen okuyarak 1893’te dünyaya tanıtmıştır. Kitabeler bizde ilk kez 1924’te Osmanlı Türkçesiyle yayımlanmış, herkesin okuyabileceği Türkçeyle ancak 1970’te yayımlanabilmiştir.” (s.29)
Hasan Öztürk, bir yılın on iki ayı içinde eylülün hem toplumsal hem sanatsal anlamına da işaret ediyor. Eylül “okula dönüş” olarak nitelendirilirken pek çok şirketin de işe alım süreçlerini başlattığı aydır. Mevsim dönümüdür, hazanın başlangıcıdır; filmlerin, şarkıların, şiirlerin, romanların gözdesidir. Hüzün kokar.
“Eylüldü.
Dalından kopan yaprakların
Sararan yanlarına yazdım adını
Sahte bir gülüşten ibarettin oysa
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu…” diyen Cemal Süreya’nın “Eylüldü” şiiri ile Mehmet Rauf’un Eylül romanını örnek gösterir. (s.34)
Yazar, toplumun içindeki çirkin gerçeklikleri imajla örtbas etmeyi meziyet sayanları da çeşitli edebî metinlerden yararlanarak eleştiriyor. Mary Shelley’nin Karanlık Yazılar‘ındaki (2020; çev. Doğa Özışık) “Dönüşüm” öyküsü, Namık Kemal’in İntibah (1876) romanına yazdığı ve Maarif tarafından uygun görülmemiş önsözündeki “gerçek” ve “hikâye” üzerine bir hikâyecik, La Fontaine’in “Tavus Tüyüne Bürünmüş Alakarga” fablı ve Halil Cibran’ın “Giysiler” (Gezgin; 2014; çev. Cahit Koytak) başlıklı metni bu eleştirinin dayanakları arasında yer alıyor.
Toplumsal koşulların insanların omuzlarına yüklediği ağırlığı göz önüne alırsak sanat, hepimiz için bir deşarj durağı. Ancak gündelik hayatın gürültüsü bu durakta mola vermemize dahi karışıyor. 15 Nisan’da kutlanan Dünya Sanat Günü, Uluslararası Sanat Derneği’nin 2011’de Meksika’da gerçekleşen genel kuruluna Türkiye’yi temsilen katılan ressam Bedri Baykam’ın sunduğu öneriyle hayata geçiyor. Hasan Öztürk, Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci’nin doğum gününe mühürlenen bu özel gün kutlamalarının ülkemizde, sanatın ve sanatçının halkı düşünsel etkisi altına almasından çekinen devlet kurumlarınca örselenmesini eleştiriyor.
Hepimiz için edebiyatın okunmamış yapıtları, listeler hâlinde not defterlerimizde uzayıp gidiyor; bu kaçınılmaz. Hasan Öztürk, geç tanıştığını belirttiği Louis Lavelle’in Söz ve Yazı‘sından (2021; çev. Işık Ergüden) söz ederken cümle arasında Platon’un Phaidros diyaloğuna da değinerek aşk, retorik, ruhun ölümsüzlüğü ve ilahi delilik konularını ele alan bu olgunluk dönemi eserini bilenlere hatırlatıyor, bilmeyenleri paralel okuma evrenine davet ediyor.
Eserlerinin altında imzası olmayan eski minyatürcülerin bu tutumunu bilgelik olarak yorumlayan alçakgönüllü Haldun Taner ile okurlarını buluşturuyor. “Kendi benliğimi içimden çıkarayım ki içime daha çok dünya sığsın,” diyen Haldun Taner, Hasan Öztürk aracılığıyla bize de bir bilgelik kapısı aralıyor.
Denemeler, yazarın bir konu hakkındaki duygu ve düşüncelerini kendi kendine konuşurcasına yazdığı bir edebî türdür. Kitap bu bağlamda sorunsuz. İrdelediği konular hakkında sunduğu kaynaklar ışığında kendi fikrini belirtiyor. Adını andığı yapıtları paralel okumanın birer kıymetli incisi olarak görebilir, yazarla düşünsel açıdan ortak ya da karşıt savlarda buluşabiliriz.
Dikkatimi çeken bir diğer husus, kitabın editörlüğünün ve son okumasının da yazar tarafından yapılmış olması. Hasan Öztürk’ün yazın deneyimi konusunda bir tereddüdüm yok; kendisinin Mavi Yeşil Dergisi‘nde editörlük görevini de üstlendiğini belirtmiştim. Nitekim dergide yayımlanan yazılarını keyifle takip ediyorum. Ancak son dönemde edebî yapıtların meslek erbabı editörler tarafından yayıma hazırlanmaması okur deneyimini olumsuz etkiliyor. Bir de şu gerçek var: yazarın kendi eserine körleşmesi yadsınamaz. Franz Kafka bu durumu şu sözlerle gayet net ifade eder: “Kendi çocuğunun yüzündeki çiziği fark edemeyen bir baba gibiyim; eserin neresinin zayıf olduğunu yalnızca okurun bakışı söyleyebilir.”