2004 yılında Çukurova Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu; Marmara Üniversitesi'nde Türk Dili alanında yüksek lisans yaptı. Spor yapmayı ve kitap okumayı çok seviyor. İngilizce öğrenme serüveninde sonlara yaklaşıyor. Yazmanın ve okumanın en büyük terapi olduğuna inanıyor. Tüm zorluklara rağmen öğretmenlik mesleğini sürdürmeye devam ediyor.

Öncelikle Sevgili Sema Öcal’a, yoğun bir şekilde Ekim, 2026 sergisine hazırlanırken beni kırmadığı için teşekkür ederim. Samimi ve detaylı yanıtları ile yüz yüze sohbet ediyor hissini yaşadım. Umarım sizler de okurken o samimiyeti hissedersiniz.

Soruları sadece “Kadınlar Çıkmazı” çerçevesinde hazırlasam da sanatçının yanıtları ile onun kadına, sanata bakışını da görüyor, okuyoruz. Bu röportaj sayesinde teknoloji ve görsellik çağında görsel okumanın kıymetini zihnimde pekiştirmiş oldum. 

Sema Hanım merhabalar. Ben sizi uzun süredir tanıyorum. Hatta ilk resimlerinizi görenlerdenim. Öncelikle sizi tanımayanlar için kendinizi bize tanıtabilir misiniz? Sonra da Ekim, 2026’daki serginize kadar benim en sevdiğim “Kadınlar Çıkmazı” adlı serginizden konuşuruz. 

Öncelikle davetiniz için teşekkür ederim. Ben, Adana doğumluyum. Resim eğitimimi Mersin Üniversitesi’nde tamamladım. Daha sonra yüksek lisans ve sanatta yeterlik eğitimleri geldi. Şu an Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde doçentim. Kendimi tanımlarken akademisyen kimliğim kadar ressam kimliğimin de önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim için resim, yalnızca bir meslek değil dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalıştığım bir alan. Uzun yıllardır kadın ve doğa üzerine çalışıyorum. Kadınların yaşamları, deneyimleri ve dünyayı algılama biçimleri beni her zaman düşündüren konular oldu. Kadınlar Çıkmazı, uzun zamandır üzerine düşündüğüm deneyimlerimin ve gözlemlerimin bir yansıması. Bu sergide kadınların yüzleri üzerinden sessiz bir anlatı kurmaya çalıştım.

“KADIN BENİM İÇİN YALNIZCA BİR FİGÜR DEĞİL YAŞAMIN, DÖNÜŞÜMÜN VE VAROLUŞUN TAŞIYICISI.”

Resimlerinizi incelediğimde sadece kadınları çizdiğinizi gördüm. Bu sizin için toplumsal bir deneyim aktarımı mı yoksa kişisel bir mesajınız mı var?

Aslında sadece kadınları çizmiyorum. Doğa da çalışmalarımın önemli bir parçası. Ancak kadın figürü çoğu zaman anlatının merkezinde yer alıyor. Çünkü kadın, benim için yalnızca bir figür değil yaşamın, dönüşümün ve varoluşun taşıyıcısı. Kadın figürüyle kurduğum ilişki hem kişisel hem de toplumsal bir zeminde şekilleniyor. Bir kadın olarak yaşadığım deneyimler elbette çalışmalarımı etkiliyor. Ancak resimlerimde yalnızca kendi hikâyemi anlatmıyorum. Çevremde gördüğüm, tanık olduğum ve üzerine düşündüğüm pek çok şey zamanla çalışmalarımın içine yerleşiyor. Doktora sürecimde gerçekleştirdiğim “Ajanda” adlı çalışmada, 2019 yılında Türkiye’de öldürülen kadınlara ithafen 299 kadın portresi üretmiştim. O çalışmada, amacım sadece bir istatistiğe dikkat çekmek değildi. Her sayının arkasında bir yaşamın, bir yüzün ve yarım kalmış bir hikâyenin bulunduğunu hatırlatmak istedim. Ancak kadınları yalnızca yaşadıkları acılar ya da mağduriyetler üzerinden ele almıyorum. Benim resimlerimdeki kadınlar aynı zamanda düşünen, hisseden ve kendi varlığını kurmaya çalışan bireylerdir. Bu nedenle çalışmalarımda kişisel olanla toplumsal olanın iç içe geçtiğini söyleyebilirim. Çoğu zaman kadın figürünü doğadan bağımsız değil birlikte düşünüyorum. 

Görsel okuma yaptığımızda ilk gördüklerimiz: Resimlerinizdeki kadınların bakışları oldukça yoğun. Bazıları hüzünlü bazıları kibirli bazıları sinmiş ve acılı… Bu bakışları oluştururken nasıl bir duygu dünyasıyla çalışıyorsunuz?

Aslında resim yaparken “şimdi hüzünlü bir kadın çizeyim” ya da “Şimdi öfkeli bir kadın çizeyim.” gibi bir düşünceyle hareket etmiyorum. Benim için önemli olan figürle izleyici arasında bir karşılaşma yaratabilmek. Kadınların bakışları çoğu zaman resmin en güçlü alanı oluyor çünkü bakış, sözcüklere ihtiyaç duymadan birçok şeyi aktarabiliyor. Ben, resimlerimde duyguyu tamamen tanımlamaktan özellikle kaçınıyorum. Bir izleyicinin hüzün olarak gördüğünü bir başkası direnç ya da sessiz bir güç olarak okuyabiliyor. Belki de bu yüzden kadınların yüzlerinde kesin cevaplardan çok sorular var. İzleyicinin o bakışla karşılaşmasını, kendi deneyimleriyle onu yeniden anlamlandırmasını önemsiyorum. Resimlerimdeki kadınlar konuşmuyorlar ama bakışlarıyla bir şey anlatmaya çalışıyorlar. O anlatının tam olarak ne olduğunu ise biraz da izleyici belirliyor.   

“ÖRTÜK BEDEN” KAVRAMI BİRAZ DA BU GÖRÜNMEYEN YÜKLERİ, GÖRÜNMEYEN HİKȂYELERİ İŞARET EDİYOR.”

Serginin tanıtım yazısındaki “örtük bir beden” kavramıyla neyi anlatmak istiyorsunuz?

Resimlerimde çoğu zaman yalnızca yüzleri görüyoruz. Beden bütünüyle görünmüyor ama aslında orada. Ben “örtük beden” derken biraz bunu kastediyorum. Yüzün içinde saklı olan yaşamı, deneyimleri ve hikâyeleri… Bir insanın yaşadıkları çoğu zaman bedeninde iz bırakır. Ancak bazen yalnızca bir bakışa baktığımızda da o izleri hissedebiliriz. Ben bu sergide izleyicinin sadece bir portreye bakmasını değil görünmeyen kısmı da düşünmesini istedim. Ayrıca kadınların yaşadığı birçok baskı biçimi de çoğu zaman görünür değildir. Her şey açıkça ortada yaşanmaz. Bazı yaralar, bazı mücadeleler sessizce taşınır. “Örtük beden” kavramı biraz da bu görünmeyen yükleri, görünmeyen hikâyeleri işaret ediyor. Yani resimde görünmeyen şeyin, görünen kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Resimlerinizde masalsı etkinin kaldırılmasından söz ediyorsunuz. Kadını kurtarılmayı bekleyen güçsüz bir prenses olarak görmüyorsunuz diye yorumladım. Günümüz toplumunda kadınlara dair hangi “masalların” kırılması gerektiğini düşünüyorsunuz? 

Evet, böyle bir yorum yapılabilir. Ben kadınların kurtarılmayı beklediğine değil, uzun zamandır kendi yollarını açmaya çalıştıklarına inanıyorum. Belki de kırılması gereken en büyük masal, kadınların başkalarının onlar için yazdığı hikâyelerde yaşamak zorunda oldukları düşüncesidir.

Toparlayacak olursak “Kadınlar Çıkmazı”nı nasıl okuyalım? Aktif, düşünen bir kadın için sergi mi, topluma tanıklık mı, yoksa kadın görünürlüğüne çağrı mı?

Sanırım, bunların hepsinden biraz var ancak en çok aktif ve düşünen kadın fikrine yakın hissediyorum kendimi. Çünkü resimlerimde kadınları yalnızca toplumsal sorunların öznesi olarak ele almıyorum. Onları kendi varlığı, düşünceleri, duyguları ve yaşam deneyimleriyle görünür kılmaya çalışıyorum. Elbette bu sergi aynı zamanda yaşadığımız topluma dair gözlemler de içeriyor. Bu anlamda bir tanıklık yönü olduğunu söylemek mümkün. Kadınların görünürlüğü meselesi de çalışmalarımın önemli bir parçası. Ancak bunu bir çağrı ya da slogan üzerinden değil, sanatın diliyle yapmayı tercih ediyorum. Belki de “Kadınlar Çıkmazı”, kadınlar adına konuşan bir sergiden çok kadınların varlığını ve sesini görünür kılmaya çalışan bir sergi olarak düşünülebilir. İzleyiciyi hazır cevaplarla değil sorularla baş başa bırakmayı daha değerli buluyorum.

Son olarak izleyicinin ya da salt kadınların bu sergiden çıktıktan sonra hangi duygu ya da düşünceyle ayrılmasını istersiniz?

Bir sergi tamamlandıktan sonra izleyicinin neyle ayrıldığını tam olarak bilmek mümkün değil. Ancak sergi sürecinde aldığım geri dönüşler bana insanların resimlerle kendi yaşamları arasında bağ kurabildiklerini gösterdi. Benim için önemli olan, izleyicinin bu kadın yüzlerine yalnızca birer portre olarak bakmamasıydı. Bakışların ardındaki hikâyeleri, sessizlikleri ve duyguları hissedebilmesi daha değerliydi. Sergi boyunca bazı izleyiciler kendilerinden parçalar bulduklarını, bazıları ise uzun süre unutamadıkları yüzlerle karşılaştıklarını söylediler. Sanırım beni en çok mutlu eden şey de buydu. Çünkü “Kadınlar Çıkmazı” hiçbir zaman kesin cevaplar veren bir sergi olmadı. Daha çok soru sorduran, düşündüren ve insanları kendi deneyimleriyle baş başa bırakan bir sergi olarak var oldu. Sanırım benim için en değerli şey de buydu, insanların resimlerle kendi hayatları arasında bir bağ kurabilmiş olması.