%1…
Benimle kurduğun o güvenli bağ, sağ üst köşemde kırmızıya dönmüştü. Çok çırpındım beni görmen için. Nafile. Beni düşürmemek için alttan destekleyen sadık serçe parmağının sıcaklığını son kez hissettim. Ve tükendim. Arkamdaki tüm uygulamaların nefesi kesildi. İçimdeki o amansız dijital devridaim, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.
Siyah ekranımda yansıyan yüzünün panik hali, garip bir boşluğun habercisiydi. Dünyanın sonu gelmişti. Kafanı kaldırdın. Bakışların, otobüs durağının paslı demirinden süzülen yağmur suları ve yanından geçen insanların ıslak adımlarından kaldırım kenarına kaydı. Sırtında koca bir evle, gümüşten bir hafıza izi bırakarak ilerleyen salyangozun hiç acelesi yoktu. Geçmişini yüklenmiş, ağır ağır yürüyordu.
Cebine sığmayan anıların, yaşayamadığın anların kara ekranımın arkasına hapsolmuştu. İçimde biriken fotoğraflar, okunmamış mesajlar, yarım kalmış sohbetler…
Benim üzerimde, sadece parmak uçlarınla dokunarak hayata dair sanal bir sergi geziyordun. Ben susunca, alışkanlıkların sessizce parçalanmaya başladı.
Dokunmatik ekranların sahte dünyasını unutmak ister gibi beni montunun cebine bıraktın. Derin bir nefes alarak, kabuğunun içinde kendini korumaya alan o küçük canlının izini takip ettin. Bu anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çekmek istedin. Olmadı. Ekran saatine bakıp zamanı öğrenmek istedin. Olmadı. Buluşacağın arkadaşınla mekânı netleştirmek istedin. Olmadı. Üzerinde konuşacağınız hazırlık notlarına ve iş adımlarına göz atmak istedin. Yine olmadı.
Ben senin hafızandım. Unuttun her şeyi.
Oysa şimdi?
‘Şimdi de unut’ desem… Asıl yaşamayı unuttuğunu nihayet hatırladın.