Oyuncu Sarp Apak, mizah anlayışını şekillendiren isimlerden komedi performansında metin, doğaçlama ve ekip uyumunun önemine, sosyal medyanın yarattığı otosansürden mizahın sınırlarına kadar pek çok başlığı Mikroscope Dergisi’ne anlattı. Apak, mizahın yalnızca bir kaçış alanı olmadığını, en karanlık anlarda bile insanı iyileştiren ve toplumsal eleştiriye imkân tanıyan güçlü bir araç olduğunu söyledi.
Mizah bazen aile sofrasında duyulan bir cümlede, bazen yıllar sonra hâlâ güldüren bir dizide, bazen de hayatın ağırlığını birkaç saniyeliğine unutturan bir şakada karşımıza çıkıyor. Peki, bizi güldüren şeyi ne belirliyor: Güçlü bir metin mi, doğaçlama mı, yoksa aynı sahneyi paylaşan ekibin uyumu mu? Değişen seyirci alışkanlıkları, sosyal medyanın baskısı ve yanlış anlaşılma kaygısı mizah üretimini nasıl dönüştürüyor? Mizahın sınırını kim çiziyor; komedyenin vicdanı mı, seyircinin tepkisi mi?
Avrupa Yakası, Yalan Dünya ve Ölümlü Dünya gibi sevilen komedi yapımlarında rol alan, şu anda da Tuzlu Kahve dizisiyle izleyici karşısına çıkan Sarp Apak’la mizah anlayışını şekillendiren isimleri, komedide ekip uyumunu, sosyal medyanın yarattığı filtreyi ve mizahın iyileştirici gücünü konuştuk. Biz sorduk, Sarp Apak yanıtladı.
Mizah anlayışınızı en çok şekillendiren insanlar, yapımlar ve filmler hangileri oldu?
Küçükken kendi ailemi, özellikle de çekirdek ailemi çok komik bulurdum. Büyüyüp mizah duygum geliştikçe gerçekten de iyi bir mizah anlayışına sahip insanlar olduklarını fark ettim. Babamın kendine has bir komedisi vardır, çok severim. Sakin sakin, hiperaktif ama efendi bir yerden… Benim de o anlamda onu kopyaladığımı düşünüyorum; tarzını seviyorum.
Bende mizah ve güldürme isteğini ilk uyandıran kişi Aziz Nesin’di. Zor okuyan bir çocuktum ama Aziz Nesin’in kitaplarını çok rahat okuyabiliyordum. Sonrasında okuma konusundaki zorluğumu Ferhan Şensoy’la aşabildiğimi fark ettim. Mizah duygumu oluşturan ya da nasıl bir mizahı sevdiğimi anlamamı sağlayan insanlar onlardı.
Sonrasında tabii ki hepimiz gibi benim jenerasyonum üzerinde de Penguen, Uykusuz ve Leman gibi mizah dergilerinin çok büyük etkisi oldu. Aynı zamanda babamın evde kasetleri vardı; Devekuşu Kabare’yi çok fazla dinliyordum. Zihnimin derinliklerinde onların tonlamalarını, mizah anlayışlarını ve oyunculuk tarzlarını ezberledim. Oyunculardan da özellikle Engin Günaydın beni çok etkilemiştir. Üniversite yıllarım Cem Yılmaz’ın çıkış yaptığı döneme denk geldi. Bu kadar komik bir insanın olabilmesi ve yaptığı işi Türkçe yapıyor olması karşısında şoke olmuştum. Global bir mizah yaptığını düşünüyordum, hâlâ da öyle düşünüyorum. Bu isimler beni çok etkiledi. Onların dışında yakın çevremde de beni etkileyen çok komik arkadaşlarım var.
“İyi bir komedi metni, iyi bir komedi oyuncusuyla birleştiğinde ortaya iyi bir sonuç çıkıyor”
Bir oyuncunun komedi performansında metin mi, doğaçlama mı yoksa birlikte oynadığı ekibin enerjisi mi daha belirleyici?
Aslında sorunun içinde cevabı saklı. Bu üçünün bir araya gelmesinin en ideal sonucu oluşturduğunu düşünüyorum. “Kült” dediğimiz, hepimizin dönüp dönüp izlediği işlerde bu üç unsurun bir araya geldiği örnekleri görüyoruz.
Şanslı bir oyuncu olarak ben de Avrupa Yakası, Yalan Dünya ve Ölümlü Dünya gibi birkaç kült işin içinde yer alma fırsatı buldum. Bunların hepsinde bahsettiğimiz üç unsurun da doğru çalıştığını düşünüyorum. İyi bir komedi metni, iyi bir komedi oyuncusuyla birleştiğinde ortaya çok daha iyi bir sonuç çıkıyor. Bunun üzerine bir de ekibin ambiyansı, yani ensemble’ın uyumu varsa sonuç daha da büyüyor.
Bu uyumun yalnızca sahnede ya da iş yapılırken değil; beklerken, çay içerken, kısacası birlikte zaman geçirmekten keyif alırken de önemli olduğunu düşünüyorum.
Bahsettiğim işlerde bütün bunlar vardı. Bu nedenle ortaya çıkan sonuçların hiçbiri benim için tesadüf değil.
Uzun yıllardır farklı komedi yapımlarında yer alıyorsunuz. Türkiye’deki seyircinin mizah anlayışının zamanla değiştiğini düşünüyor musunuz?
Her şey gibi mizah da değişiyor, gelişiyor ya da nereden baktığınıza göre başka bir şeye dönüşüyor. Her dönemin kendine özgü bir mizah anlayışı var.
Bir önceki soruda da söylediğim gibi Avrupa Yakası, 2000’lerin başında, yani neredeyse 25 yıl önce yayınlanmaya başladı. O zaman başka bir Türkiye ve başka bir mizah anlayışı vardı. Fakat dizinin bugün yeniden çok fazla izlenmesi de aslında bazı şeyleri gösteriyor. Biz gençliğimizde Yeşilçam filmlerini izliyorduk; şimdiki genç kardeşlerimiz, arkadaşlarımız da Avrupa Yakası izliyor. Sokakta aldığım tepkilerden anladığım kadarıyla dizi, onların Yeşilçam’ı gibi oldu. Bu çok güzel ve gurur verici bir şey.
Bugün çok fazla insan tek kişilik performanslar ve stand-up gösterileri yapıyor. Ben buna şöyle bakıyorum: Herkes açık mikrofon konseptinde sahneye çıkıp istediğini anlatabilir. Notunuzu zaten seyirci verdiği için buna kızılmaması gerektiğini düşünüyorum. “Neden yapılıyor?” diye tepki gösteriliyor ama herkes yapsın. İyi olanlar zaten bilet satmaya ve seyircinin ilgisini çekmeye devam edecek.
“Sosyal medyadaki tepkiler artık hayatımızın bir parçası”
Bugün mizah üretirken toplumsal tepkiler, sosyal medya ve yanlış anlaşılma kaygısı oyuncuları ve senaristleri nasıl etkiliyor?
Tabii ki etkiliyor. Bence artık kafamızın içinde bir şey düşünürken bile filtre uyguluyoruz. Şu anda bir komedi işinde yer alıyorum. Orada bile bir şey yaparken, “Aa, bu şimdi yanlış anlaşılır.” diyebiliyorum. Belli bir ölçüde bu her zaman vardı ama şu anda etkisinin arttığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum.
Sosyal medyadaki tepkiler artık hayatımızın bir parçası oldu. Ancak ailevi konular gibi meselelerden değil, işle ilgili tepkilerden söz ediyorsak kimsenin bunlardan eskisi kadar etkilendiğini düşünmüyorum. Sosyal medya tepkileri artık eski ağırlığında değil. Bir şey yaptığınızda elbette birileri beğenmeyecek. Hatta kızgın bir gününe denk geldiğiniz biri, yalnızca bir komiklik girişiminde bulunduğunuz için sizden nefret bile edebilir. Bu iş böyle.
Özellikle komedi oyuncularının ya da komedyen dediğimiz insanların, yaratılışlarından gelen bir yetenekle doğru tonu ve doğru biçimi bulabildiklerine, o şakanın nasıl yapılması gerektiğini çözebildiklerine pek çok kez şahit oldum. Doğru, yetenekli ve parlak bir komedyen bu meseleye bir çözüm bulabiliyor; zaten buluyor da.
Daha deneysel işler de fark ettiyseniz dijitale kaydı. Ayak İşleri ve Prens gibi yapımların yeni bir ton yarattığını düşünüyorum. Hepsi benim arkadaşlarım ve onlarla gurur duyuyorum.
Sizce mizahın sınırları olmalı mı? Sansürle sorumluluk arasındaki çizgiyi nerede görüyorsunuz?
İki yıldır oynadığım tek kişilik bir gösterim var. Ben de seyircinin karşısına, o er meydanına çıkıyorum; deniyorum, çok fazla insan izliyorum. Şunu fark ettim: Mizahın kendi terazisi var. O teraziyi doğru kuramıyorsanız yaptığınız şaka her türlü algılanabilir. Ben genel olarak kendi vicdanımla ve kalbimle bakmaya çalışıyorum. Hiçbir konuda kural koymuyorum. Kimseye karşı ördüğüm bir duvar da yok. Asıl önemli olan, seyircide karşılık bulabilen bir iş yapmak.
Ricky Gervais, Louis C.K. ve Dave Chappelle gibi daha ofansif bir tarzı benimseyen ve bunu bir bütün içinde oldukça başarılı biçimde yapan isimler var. Ancak genel olarak çok zor bir iş. Koca dünyada bile bunu layıkıyla başarabilen üç-beş kişi var ve çok özel bir yetenek gerektiriyor. Bu nedenle herkesin yapabileceğini düşünmüyorum. Genel olarak benim kendi setimin tarzı da bu değil.
“Mizah her zaman bir kaçış noktası olarak kullanılır”
Gündelik hayatın giderek ağırlaştığı dönemlerde mizah, insanlara yalnızca bir kaçış alanı mı sunuyor yoksa toplumsal eleştirinin güçlü ve gündelik bir yolu da olabilir mi?
Mizah elbette her zaman bir kaçış noktası olarak kullanılır. Fakat bazen iyi bir komedi işi izlediğinizde oradan aldığınız mesajın çok başka bir etkisi de olabiliyor. Ben bu tür işlere çok saygı duyuyorum ve daha fazla yapılmaları gerektiğini düşünüyorum.
Bu çok zor bir şey. “Hadi böyle bir şey yapalım” diye yola çıksanız bile başaramayabilirsiniz. Bazen gezegendeki bütün yıldızların aynı hizaya gelmesi gerekiyor. Yalnızca çalışmayla olmuyor; dönemsel olarak her işin bir kaderi ve şansı da var. Meselenin oralara kadar uzanan, çok özel bir durum olduğunu düşünüyorum.
“Mizahın iyileştirici gücü” diye bir klişe vardır ya, ben buna inanıyorum. En hüzünlü, en mutsuz olduğumuz dönemlerde bile sinirimizi bozan bir şaka ya da çok komik bulduğumuz bir arkadaşımızın, bir akrabamızın mesajı veya tavrı, kara bulutları bir anlığına dağıtabiliyor.
Bizim sürümümüze böyle bir şeyin yüklenmiş olması çok güzel. Buna mizah diyelim, komedi diyelim, ne demek isterseniz… Meseleye yalnızca mesleki bir yerden bakmamak gerekiyor. Gülmek ve güldürmek bence her insanda var. Hatta dört kedim var; bazen kedilerimin bile beni güldürmeye çalıştığını fark ediyorum. Bilinçli olmasa da bütün canlıların o neşe arayışına, hayattan on saniye bile olsa bir şey çalma isteğine sahip olduğunu düşünüyorum. İyi ki var bu duygu.