Dün fark etmiştim. Sol üst. Önden üçüncü. Dağın tepesi gibi sivri dişi sallanıyordu.
İnsanlar böyle şeyleri önemsemezler ama ben önemserim. Mesleğim gereği ağızlarla aramda ciddi bir yakınlık vardır.
Sahildeki gösteri çoktan başlamıştı. Güneş batmak için yola çıkmıştı ama hava hâlâ aydınlıktı. Sayesinde gövdem karamelize olmaya başlamış bir şeker gibi ışıldıyordu. Yine şahane görünüyordum.
Soluğunun her yerimi gezdiği, tükürüğünün tadını ezberlediğim Can’la aylardır bugüne hazırlanmış olsak da üzerine dikilmiş yüzlerce göz, sıcak havayla iş birliği yapmış, alnını ter damlacıklarıyla doldurup tombul yanaklarını kızartmıştı.
Gözlüğünü düzeltti, beni sıkıca kavradı. Titrediğini hissediyordum. Heyecanlıydı ufaklık… Dudaklarını ağızlığıma dayadı. Dişi değdi. O dişti.
İçim ürperdi.
Mikrofon birkaç kelime geveledikten sonra sıra bize geldi. Can’ın sıcak, nemli nefesi borumdan geçip içime dolarken, kusursuz bir do çıkardım. Onu takip etmeye başladım. Muhteşemdim. İkinci piston, birinci, sonra üçüncü… Arada nefesi azalıyor, tükürük zerrecikleri çoğalıyor, parmakları telaşlanıyordu ama yine de fena gitmiyordu. Kendimi salmıştım ki o diş yeniden bana dokundu. Tutamadım. Sesim çanımdan fırlayıp havaya karıştı.
Yıllardır düşmelere, ezilmelere, içime kaçan leblebilere bile dayanmıştım. Ama bu kırmızı çizgimdi…
Can panikle üflerken o dişle yine çarpıştık.
Tık
Borumdaki nefes bu kez boş değildi. Küçük, sert bir şey ağızlığıma düşmüştü.
Olamaz!
Buz kestim. O sivri bela artık içimdeydi. En dar boğazıma yerleşmişti. Hava çevresinden geçmeye çalışırken sesim çatladı. Çıkardığım sesten ben bile nefret ettim.
Tüm yüzler bize bakıyordu. Ama Can sakindi. “Ne oluyor?” dememe kalmadan, ağızlığımı çıkarıp avucuna vurdu.
Tık
Kahramanım beni kurtarmıştı. Ferahlamıştım. Artık gösterimizi bitirip alkışları kabule hazırdım.
O sırada dili başka bir dişini yokladı.
Hayır, olamaz!