“(…) çok farklı kültürlerde, bebekler hayata geldiklerini ağlayarak bildirirler. Ama antikçağ dünyasında, bebek soluk almaya başladığını bir başka yolla da, harika bir yöntemle de dile getirir: Gülerek. Bu daha heyecan verici, daha sıcak, kahkaha yüklü hava, bebeğin ruhunu gülme havasıyla doldurarak her bebeği mucizevi bir yolla bir insana dönüştürür. Person/kişi sözcüğünün (Latince per-sonare) anlamı da ‘ses vermek’ değil midir? Yaşama kahkaha sesinden daha uygun ne olabilir? Gülme yoluyla, can,canlanır. Bu yüzden, yalın gülme edimi anlamla yüklü hale gelir, çünkü antikçağ dünyasında bu, her kişinin ruhsal yolculuğunun başlangıcını gösterir.”*(…) Bu kez bir alıntıyla başlayalım. Mizah konusunda yazılmış, çizilmiş kaynakları gözden geçirdiğinizde, gülmenin, kahkahanın çeşitli açılardan ele alınışıyla karşılarsınız elbet. Burada bizdeki yerine bakalım .
Ne zamandır içten bir gülümsemeyle başladınız güne ve ne zaman ağız dolusu ve göğsünüzden nane aramalı bir dolu havayı başkalarıyla paylaşarak güldünüz? Eşle, dostla, kendi kendinize bir kahkaha savurdunuz attınız etrafa?… ‘Hayat’ dediğiniz geliyor aklıma ‘bu aralar öyle bir geçiyor ki, vakit mi var mdurup gülümsemeye?’ işte burada zurna zırt diyor son deliğinden… Gülümsemek için durmaya gerek yok ki o hareket içinde en anlamlı…
Gülmek ve kahkaha atmak için mizaha ihtiyaç var, mizah için de kıvrak bir zekâya… Zekâ konusunda bir sorun yaşandığını düşünmüyorum; fakat mizaha zaman tanımak, yer açmak için tembelliğin kollarına yerleşildiğini düşünürüm. Türkiye’nin Mizah Dergi ve Gazeteleri 1923-2025 ( Derleyen: Engin Kamarot) adlı derlemeyi biraz incelediğinizde, bu coğrafyada yıl yıl neler yayınlanmış, nerelerde yayınlanmış görüyorsunuz 1930lar, ‘40lar, ‘50ler inanılmaz bir zenginlikle karşımıza çıkıyor. Sonra ‘60lar, ‘70ler, 80ler devam etmiş bütün üretkenliği ile, 2000li yıllara yani burnumuzun dibi geçmişimize baktığınızda yayınlanan dergi ve gazetelerin sayısı onlarla sınırlı kala kalmış. Mizahla aramıza her türlü duvarı örüvermişiz.
Mizah temalı bir yazı için düşünsel yolculuğa çıktığımda gülümsediğim kadar gülümsetmeyi hedeflemiştim. Olamadı. Bu uzaklığı gördükçe, Unberto Eco’nun Gülün Adı’na gittim geldim. Gülme kitabı değil miydi yok olması istenen…
Gülünce ne oluyor? Güller açıyor yüzünde insanın ya da hangi çiçekse istenen o… İletişimin sözsüz halinde gülümsemek, gülmek ve kahkaha nereye götürüyor bizi, bir düşünelim… Gülümseyerek yapalım bunu…
Mizahın olmazsa olmazları kelimeler ve çizgiler, ne zaman mizah yazısı okudunuz veya bir karikatür için kahkaha atınız. Kelimelerin içine sindirilmiş o zekâ pırıltılarını alıp yüreğinize sindirip gülümsediniz etrafa… Artık zamanı gelmedi mi?… Sorunları çözmenin bir yolu olarak biraz da gülümsemeyi devreye sokarsak asık suratlı çözümlerin yanında işimize biraz daha fazla yaramaz mı acaba?…
Figen Şakacı’nın emek yoğun bir nehir söyleşi kitabı var Mizah Zekânın Zekatıdır – Tarık Minkâri Kitabı,( İstanbul, 2007.) Mizahı hatırlamak, hayatımızda tekrar yer edinmesini, hem de sağlam, sağlamak için iyi bir başlangıç olmaz mı sizce de… Sonbahardayız artık, havalar dışarda zaman geçirmeye biraz ket vurduğunda kütüphanelerde mizah dergilerini inceleyip sayfalar dolusu gülümsemeyi seçsek hayatımıza bir başka tepeden bakamaz mıyız acaba?…
Giriş bölümünde alıntısını kullandığım kitap da Kahkahanın Zaferi, alt başlık mükemmel; Yıkıcı Tarih Olarak Gülme, yazar: Barry Sanders. İlginç bilgileri barındırıyor kitap. Son söz de buradan olsun: “ (…) Ama gülme, ciğerlerimizi doldurup tüketilen sıradan havayla aynı kategoride sınıflandırılamayacak kadar yüce bir şeydir.” ( s: 19)
Bu yüceliğin tadını hatırlayalım, gülümsemeden gülmeye oradan da kahkahaya yolculuğa devam edelim. Hadi bir mizah yazısı ya da karikatür açın şimdi. Hüzün ayı değil Eylül, gülümsemenin de ayı olsun, sonra Ekim, sonra Kasım, Aralık, Ocak… Sonra bakmışız yine bahar Nisan falan filan…