Alarmı çalmadığında anladı telefonun şarjının bittiğini. Hep o tatlı sesli anlatıcı yüzündendi. Bir bölüm, bir bölüm daha derken dinlemekte olduğu kitabın yarısında uyuya kalmıştı. Neyse ki alışkanlıkla aynı saatte açıvermişti gözlerini.
Tam telefonunu şarj etmek üzereyken metalik bir ses çınladı kulaklarında. Gece dinlediği kitap kaldığı yerden devam etmek için onu mu beklemişti ne?
“Günaydın. Korkma, benim. Günün neredeyse yirmi dört saati elinden düşürmediğin, serçe parmağının yerini alabilecek olan ben… Söylemeye dilim varmıyor ama tuvalete bile birlikte gidiyoruz.”
Bu dünyada hâlâ şaşılacak şeyler olduğuna şaşan Müptela, jet modunda kaydırdığı telefonuna şimdi salyangoz hızıyla ilerliyordu.
“Çabuk gel, bekletme beni. Hani sen beni eline alıp bir tarafıma bastığında ben bazen ağırdan alıp zamanda parçalanma yaşarken, sen de sabırsızlanıp öfkeleniyorsun ya… İşte o anları düşün!”
“Yapay zekâ falan mısın?”
“O kadar içli dışlı olduğun şeyin daha ne olduğunu bilmiyorsun. Ben, tıpkı gezdiğin sergiler gibi içinde çeşitli şeyler barındıran bir telefonum. Beni o kadar hor kullandın ki sana haber veremeden kapanmak zorunda kaldım. Madem inanıp sorular soruyorsun, madem dinlemeyi de seviyorsun, o hâlde dün geceki gibi kulak ver. Lütfen beni amacıma uygun kullan. Merak ettiğin kitabı beyaz camımdan keşfetme. Gördüm, henüz seslendirilmemiş metinleri dosya olarak içime indirmişsin. Kitabı kitabevlerinden almayı dene ki onlar da amaçları doğrultusunda enerjilerini koruyabilsin. Hem bir kütüphanen olur, fena mı? Ayrıca dinlediğin kitapların vurgusu sana ait değil. Şimdi de umut: Şartlar müsaade ettikçe hep yanındayım. Sen değişmedikçe telefonun değişir, bu sözümü de unutma! Rahmetli dediydi dersin.”
Müptela, şarj kablosuna ne yapacağını bilmeden bakıyordu. Ucu hangisineydi?