Prof. Dr. Aslı Tunç, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya bölümü öğretim üyesidir. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nda iletişim lisansı ve Anadolu Üniversitesi’nde sinema-televizyon yüksek lisansından sonra iletişim alanındaki doktorasını 2000 yılında Philadelphia’daki Temple Üniversitesi’nden aldı. Bir yıl boyunca Amerika’daki aynı üniversitede iletişim kuramları ve küresel iletişim üzerine dersler veren Tunç, çalışmalarını 2001 Eylül’ünde Türkiye’ye döndükten sonra medya ve demokrasi, dijital aktivizm, sosyal medya ve toplumsal cinsiyet konuları üzerine yoğunlaştırdı. Mart-Eylül 2020’de Güney Florida Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 2020 Ağustos -2024 Mart tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Rektör Yardımcısı olarak çalıştı. Tunç’un İngilizce ve Türkçe akademik makaleleri, kitap bölümleri ve uluslararası raporları bulunuyor.

Yıl 2093. Sinemacı Kuve (Abraham Joseph), 2070’li yıllarda ülkeyi yıkıma sürükleyen savaşın ardından hayatı belgelemek amacıyla fütüristik bir Afrika ülkesi olan Umata’ya gider. Dünya bu savaşın ardından 2040 sonrasındaki teknolojiyi yasaklamış ve kadim medeniyetleri tekrar canlandırmıştır. Kuve, Umata’da umutsuzluk ve mutsuzlukla karşılaşacağını sanırken, hayat dolu bir genç kadın olan Mumbi (Shandra Apondi) ile tanışır. Mumbi, Kuve’nin filminde oynamayı kabul eder. Bu arada Kuve çoktan Mumbi’ye abayı yakmıştır ancak Mumbi’nin herkesten gizlediği bir sırrı vardır. Anlatı ilerlerken bir film yönetmeni, bir oyuncu ve bir prens (Samson Waithaka) arasındaki aşk üçgeninin peşinde sürükleniriz. Mumbi, yerel bir sinemacı olarak çekilecek filmin tümüyle yapay zekâya dayandırılmasına karşı çıkar. Ona göre film, insan eliyle, insan gözüyle ve insan yüreğiyle çekilmelidir. Kuve, yıkımın ortasında teknolojiden uzak bir dünyada yeniden kendi yaratıcı sesini keşfedecek ve acı dolu bir coğrafyada bile olsa insana özgü o minik anları yakalamanın peşine düşecektir. Aşk üçgeni hikâyesi yavaş yavaş ilerlerken, bilimkurgu türünde bir romantizm, dalgacı bir belgesel (mockumentary) ile iç içe girer.

İsviçreli/Kenyalı genç yönetmen Damien Hauser’in küçük bütçeli filmi Prenses Mumbi (Memory of Princess Mumbi), sadece bir film değil, aynı zamanda sinemanın teknolojik bir kırılma noktasında durduğu şu günlerde çok önemli bir “vaka çalışması” niteliğinde. Yapay zekânın sinemada kullanımına karşı mesafeli duran biri olarak girdiğim karanlık salondan, bütün önyargılarımın yerle bir olmasıyla çıktım diyebilirim. Sonuç olarak 45. İstanbul Film Festivali Altın Lale Ödülü’nü büyük bir coşkuyla ve tüm jüri üyelerinin tam uzlaşımıyla bu filme verdik. Anlamlı, şiirsel bir hikâye anlatmak için çok büyük bütçelere ihtiyaç olmadığını tekrar hatırlamak ve insan yaratıcılığının boyutlarına hayran olmak hepimize iyi geldi.

Öncelikle film, kültürel arka planda Kenya’nın mitlerine dayanan destansı bir anlatı barındırıyor. Prenses Mumbi’nin halkını kurtarmak için çıktığı yolculuk, geleneksel “kahramanın sonsuz yolculuğu” şablonuna sadık kalıyor. Ancak Hauser’in buradaki başarısı, bu kadim hikâyeyi klasik bir tarihsel drama olarak değil, Afrofütürist bir estetikle harmanlaması. Mitolojik öğelerin (tanrılar, doğaüstü güçler ve kader teması) modern bir görsel dille anlatılması, filmi bölgesel bir hikâye olmaktan çıkarıp evrensel bir fanteziye dönüştürüyor. Öykünün merkezinde ise insanın doğa ile olan bağı yatar. Mumbi’nin mücadelesi aslında yaşamın ölümle, aydınlığın karanlıkla ve düzenin kaosla olan kadim savaşıdır. Geleneksel Afrika değerleri, “Ubuntu” (ben, biz olduğumuz için benim) felsefesine yakın bir toplumsal dayanışma ve fedakârlık temasıyla işlenir.

Film, bu hikâyeyi anlatırken doğrusal bir senaryo takibi yerine (ki yönetmen bize çekerken senaryoları olmadığını söyledi!) izleyiciyi yapay zekânın (YZ) yarattığı rüya sahneleriyle bir mitin içine hapseder. Anlatı, somut olaylardan ziyade semboller, ritüeller ve görsel metaforlar üzerinden ilerler. Prenses Mumbi’nin en çok konuşulan yönü, prodüksiyon sürecinde yapay zekâ araçlarını yoğun kullanması yüzünden oldu. Damien Hauser, devasa bütçeli Hollywood stüdyolarının yüz milyonlarca dolara inşa edemediği dünyaları, YZ yardımıyla bir bilgisayar başında kurguladı. Hauser’in başarısı işte tam da bu nedenle “büyük bütçe = büyük hikâye” denklemini bozuyor. Yapay zekâ, bir fırça gibi kullanıldığında yönetmene sınırsız bir set tasarımı imkânı sunuyor. Eleştirmenlerin en çok durduğu nokta, YZ ile üretilen görsellerin sinemanın “insani dokusunu” zedeleyip zedelemediği. Prenses Mumbi’de oyuncu performansları hâlâ merkezde olsa da, çevresel faktörlerin tamamen algoritmik olması bazen izleyici ile mekân arasındaki bağı zayıflatabiliyor. Sinema ne de olsa fiziksel ışığın merceğe çarpmasıyla oluşan bir sanat; oysa şimdi piksellerin tahmin edilmesiyle oluşan bir sanata dönüşüveriyor. Bu film, geleceğin sinemasının tamamen yapay zekâ değil, “insan vizyonu + YZ desteği” şeklinde melez bir model olacağını kanıtlıyor. Hauser, yapay zekâya sadece bir araç olarak bakıyor; hikâyenin duygusal ağırlığı ve kültürel derinliği ise tamamen insani bir çabanın ürünü.

Her şeyin ötesinde, Prenses Mumbi, Kenya’nın kadim mitolojisini modern sinema teknolojisiyle birleştiren, bir kadının kendi gücünü keşfederek halkını karanlıktan kurtarma destanı. Umarım film yakında dijital platformlarda izleyicilerle buluşur da bu Afrofütürist görsel şölen daha fazla sinemasevere ulaşır.