Gülistan Doku’nun, Rojin Kabaiş’in, Tuana’nın çökertilen ruhlarına binbir rahmetle
Hüzünle izledi akşam güneşinin pervasızca evin içine girip perde perde televizyon ekranını alacalandırışını.
Neredeyse akşam haberleri başlayacak, görüntü silikleşeceği için perdelerden medet umacaktı görüntüyü kurtarmak için. Elini eprimiş sarı keten perdeye attı. Tam çekiştirip demir kornişte kayan halkaların çatlak sesleri kulağına gıcık ederek gelecekti ki durdu; kırmızı tomurcukları hiç dökülmeye niyetli olmayan dikenli yılbaşı çalısının seslenişini hissetti.
Dayanamadı, bahçe kapısını araladı, başını uzatıp gün sonu aydınlığındaki havayı kokladı. Soğuk kokusu gitmiş, yerine belli belirsiz, çekingen, kendi elleriyle diktiği şebboyun açmaya başladığı mor çiçeklerin kokusu sarmıştı.
Taptaze, iç ferahlatıcıydı koku. Biraz daha içine çekse başının ağırlığı da, ağrısı da geçecek, içi taptaze olacak, canlanacaktı. İstemedi. Hazır değildi sığındığı kışın çekip gitmesine; yapayalnız, ürkek, hatta savunmasız kalacaktı.
Daha kışla muhabbeti bitmemişti. Erkenden akşam olup upuzun süren gizemli gecelere sığınarak iyileşiyor, kendiyle yeniden dost oluyordu.
Yeni güne başlayan sabahı kibirle, küçümseyerek, neredeyse yok sayarak kabulleniyordu. Nasılsa alışamadan, eteklerindeki ışığıyla, aydınlığıyla çekip gideceğini adı gibi biliyordu işte.
Kontrol ondaydı. İzin verdiği kadar puslusundan bir gün ışığı, cömert zamanlarındaysa baharı anımsatan parlaklığı.
İstemiyordu açılıp saçılmaları. Soğuğun diriliğinin, dinçliğinin çözülüp yerine geçecek gevşemelerden, açılıp saçılmalardan, sere serpelikten ürküyor, neredeyse kaçıyordu.
Nisan’ları hiç sevemedi.
…….
Omuzuna astığı kocaman güderi heybeye sığdıramadığı kitaplarını kucaklamış, toprak yoldan yürüdüğü sıcak gündeydi hâlâ.
Okuldan çıkıp arkadaşlarıyla hasır tabureli yol üstü kahvesinde soluklanmıştı; kantinleri okulda çıkan siyasi olaylardan dolayı kapatılmıştı çünkü.
Yaklaşan sınavların gevezeliği, öte beri dedikoduları derken keşmekeş trafiğe güç toparlayıp dur-kalklarla daha da uzayan, ayakta otobüs yolculuğunun ardından bindiği minibüs onu getirip son durağa atmıştı işte.
Sapsarı, ılıktan sıcağa dönmüş gün ortası, yolun toprağını da kendi rengine boyamakla kalmamış, zerre zerre tozutup durmuştu.
Her adımında bunaltı tüm görüntüleri, tıpkı düşünceleri gibi, titreştiriyor; bıkkın ve bezgin varışı sanki daha da erişilmez yapıyordu.
Yanda yer yer yükselmiş toprak tümsekleri, çok yakında annesinin tanımıyla “top sahasına” da çöküldüğünün habercisi gibiydiler. Bu uğursuz yığınların gölgelerinden eser yoktu ama tekinsiz çağrışımlarıyla boca edilecek kötücüllükler arkasında sıraya girmiş gibiydiler.
Belinden etek ucuna kadar düğmeli etekliği adımlarının telaşıyla dalgalanıyor, içi de kumaşın bacaklarına dolanması gibi sabırsızlanıyor, bir kalkıyor, bir yatışıyordu. Güneş önünde gözleri kamaşırken sıcak sırtında bir küfe kadar ağır gelmeye başlamıştı.
Ansızın sol göğsünde bir sıkışmayla yerde buldu bedenini.
Yok, yok, sanrı değil, hakikat!.. Kocaman pençeli bir el arkasından uzanmış, sıkmıştı memesini…
Düşmüştü!.. Düşmüş müydü, düşürülmüş müydü, ayırt edemiyordu. Çömelmiş, der-top olmuştu tespih böceği gibi. Atılmak üzere ağzına bir kusmuk gibi dolan çığlık çıkamamış, oracıkta kala kalmıştı.
Bir çölün ortasındaymışçasına yapayalnızdı; çöküntüye uğramış, duyarsızlaşmış, kavrulmaya yüz tutmuş bedeni kabuk bağlamıştı sanki.
Günün tam ortasıydı ama kimsecikler yoktu. Kendi depremini başkaları da yaşıyor muydu tam şu anda, yoksa tek başına, yapayalnız mıydı?
Toza bulanmış üstü başı, yüzülmüş, kanamış diz kapakları ve dirsekleriyle elleri kolları saldırının sahiciliğini vurguluyordu.
Tümseklerin ardından renksiz denecek, iki yüzlü bir iğrençlikteki erkeğin başını görmüştü ve o görüntü belleğine kazınıp kalmıştı.
Annesi evdeydi, o hâlde geldiğinde. Kızının anlattıklarını soluksuz dinlemişti; tansiyonu yükselmiş, fenalaşmıştı ama bir süre sonra toparlanmıştı. Annane formülü limon kolonyası damlatılmış bir bardak suyu içmiş, derin derin soluklar alıp vermeye başlamıştı. Hâlâ içi alıp veriyordu, durulamıyordu daha.
Babası akşamüstü işten döndü. Annesi fısır fısır aktardı olup biteni.
Yorgun baba, balkondaki sandalyeye oturmuş sigarasını içiyordu şimdi. Annesi onu çağırdığını söyledi.
Hiç konuşmadılar. Ne üzüntü ne kırgınlık ne kızgınlık ne hınç vardı yüzünde. Ne de sarılıp sırt sıvazlamalarıyla ağlaşıp ilenmeler…
Aşağıya inip çağla yeşili Anadol’a bindiler. Baba arabayı çalıştırdı, büyük bahçeden çıktılar.
Toprak yolda tümseklerin arasından ilerlediler.
O, günün sarılığına boyanmış, renksiz, solgun, fare ölüsü rengi koca kafayı gördü, tanıdı.
Yanılmış mıydı?.. Hayır, oydu, yanılmıyordu. Samanlıkta iğne aramaktan daha zor olan bu iş nasıl bu kadar kolayca olmuştu, kendisi de pek anlayamamıştı.
Babası indi, bagajı açtı; beyzbol sopasından irice, kalın bir sopayı çıkardı.
Bakkal Abdurrahman Amca’nın, berber Nihat’la kasap Eyüp Abi’nin, manav Tahsin’in, tuhafiyeci Bilal’in dükkanlarının olduğu sarı boyalı, eski püskü, uğursuz site binasının girişinde gözden kayboldu.
Uğursuzdu hem sarı boyalı bina hem de oradaki yol, lamba, akasya ağaçları ve daha ne varsa. Çünkü tam oraya taşınıp yerleştikleri döneme denk gelen Ayla’nın kaybolup yok oluşunun mıntıkasıydı.
Sekiz yaşındaki Ayla’nın resimleri asılmıştı duvarlara, elektrik direklerine, ağaç gövdelerine, panolara…
Tövbe billah, bulunamamıştı.
Şimdi çağla yeşili arabanın ön koltuğunda sinmiş, zamanın belirsiz peltesinde, Ayla’nın uğursuz yok oluş anısıyla bekliyordu.
Babası sonunda döndü. Yorgunluğunun dışında bir şey göremedi yüzünde. Sakindi, nefes nefese değildi, kocaman elleri sakindi.
Kontağı çevirdi, gövdesini hafifçe yana çevirip geri geri çıkıyorlarken bulundukları yerden:
“Vita fabrikasında çalışıyormuş deyyus! Vardiya sonu sabaha denk gelmiş. O da gidip toprak tümseklerden birinin gölgesinde uyumuş kalmış. ‘Uyandım ve yürüyen kızı gördüm amca,’ demiş.”
…….
“Tümsekli top sahasına çöküldüğünü” demiş 40 yıldır babasının tıraşa gidip saçlarını kestirdiği berber Nihat amca. “Mardinliler 10’ar katlı 5 blok apartman konduruyorlarmış. Sizin karşınızdaki eczanenin sahibi eczacı Umut’un aşiretindenlermiş.”
Gizli tanık ifade vermiş, ünlü avukat onu hapisten çıkartmış, o da vadedilen top sahasına çökmüş işte!
…….
Ünlü avukat da şu sıralar Marsilya’daymış. Birkaç güne eskisinin iki boy büyüğü katamaranını bizzat kendisi getiriyormuş buraya.
Eski fosil bakanın ele avuca sığmaz, zıpır torunu hakkında; tenis arkadaşlarından zeytinci Gökmen’in kızının bekaret davasına daha sonra bakacakmış demek ki.
Ölmemişti. Bir çulsuz deyyusun şiddet içeren tacizine uğramıştı.
Zaten oldum olası Nisan’ı hiç sevmezdi.