1966 yılında İstanbul'da doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi'nde aynı bölümde başladığı yüksek lisans eğitimini tez aşamasında bıraktı ve yirmi altı yıl sürecek iş hayatına geçti. Şimdilerde fotoğraf çekmek, öykü okumak ve yazmak, film izlemek ve filmler üzerine yazmakla uğraşıyor. Aşk Ağustosta Güzeldi isimli ilk kitabı 2020 yılında yayınlandı. İFSAK üyesi, ifsakblog, perasinema ve Mikroscope'ta yazıyor.

Çok ama çok uzun yıllar İstanbul’da bahar benim için film festivali demekti. Beyoğlu’nun sık sık değişen caddesinde festivalin ilk gününde, yani cumartesi öğlen seansında Emek Sineması’yla açılış yapmaya bayılırdım. Emek ve orta en arka sıra başı. En sevdiğim koltuk. Oradan kocaman perdede olup bitene bakarak hayal kurmak. Tam da hayal değil aslında; yönetmenlerin, senaryo yazarlarının, oyuncuların bize gösterdikleri, bazen gerçek bazen kurmaca. Aslında kurmaca da gerçekten esinlenmiyor mu?

Benim, bahar film festivali nedeniyle heyecanla beklediğim o yıllarda, festivalde izlediğimiz filmleri sonradan tekrar izleme şansımız yoktu. Bir çeşit yokluk hâli mi festival günlerinin heyecanını artırıyordu, yoksa uzun zamandır görmediğimiz tanıdıklarla, belki akrabalarla sinema fuayelerinde karşılaşıp sohbet etmek mi, ya da biletleri tükenen filmler için sinema önünde kendi biletini satanlardan bilet almak mı?

Neyse, bunları bir kenara bırakalım, günümüze gelelim. Bu yıl İstanbul Film Festivali’ni düzenleyenler festivalin sloganını “Film Gibi Şehir” olarak belirlemişler. Kendisi de, festivali de soluksuz izlenir diye de eklemişler. İstanbul’un soluksuz yaşandığı doğru da festivali bu yıl soluksuz izleyemedim doğrusu. Aslında bizim festivalle, benim burada şimdi anlatamayacağım kadar çok sebeple gönül bağım var. Bu yıl benim için festival yoğun zamana denk gelmiş olsa da gönül bağımı koparmaya hiç niyetim yok.

Sadece filmler değil, hayranlıkla izlediğim Anders Danielsen Lie’yi canlı canlı gördüm, dinledim. Beni etkileyen oyuncuları yakından görünce başka biri ile karşılaştığını sanmak film-oyuncu-yönetmen ilişkisinin en sevdiğim yanı. Anders Danielsen Lie, tıp eğitiminin ardından doktor olsa da bir yandan da oyuncu ve müzisyen. Oslo 31 Ağustos’un uyuşturucu tedavisine ara vererek şehre iş görüşmesine inen genç adamı bu kez caz piyanisti olarak karşımızda ve gerçek hayattan bir karakteri canlandırıyor; caz piyanisti Bill Evans.

Kadıköy Sineması’nda filmi izledikten sonra gelen sorulardan birine yanıtında, annesinin oyuncu, babasının doktor olduğunu ve kendisinin ikisinin mesleğini de seçmeyeceğini bildiğini, hem oyuncu hem de doktor olduğunu söyledi. Joachim Trier ile çalışmasını ise François Truffaut ve onun birçok filminde birlikte çalıştığı Jean-Pierre Léaud ile olan ilişkisine benzetiyor. Joachim Trier ondan sadece beş yaş büyük olsa da aralarındaki ilişkiyi baba oğul gibi görüyor. Kurgu değil de gerçek hayattan bir karakteri canlandırırken o kişinin ruhunun özünü anlayıp onu soyutladığını düşünüyor. Bu yüzden de o gerçek karakterde oyuncu olarak kendisinden de bir parçanın mutlaka olduğunu düşünüyor. Sanırım her ne iş olursa olsun, en iyi yapılan hâli özünü kavramak ve sonra soyutlamak.

Uzun zamandır Ziya Demirel’in En Güzel Cenaze Şarkıları’nı merakla bekliyordum. Ve işte festival programında o da vardı. Kaçırmamalıyım dedim. Ziya Demirel’i kısa filmi Salı’dan beri takip ettiğim bir yönetmen. Film, birkaç farklı öyküden oluşurken her öyküde izleyici ilgisini canlı tutuyor. Bir ailenin bireyleriyle ilgili öyküleri yavaş yavaş keşfetmek, ilk öyküyü izlerken kafamda kurduğum hikâyenin bambaşka çıkması, yavaş yavaş ailenin bireylerini tanımak, sonra hepsiyle bir evde buluşmak ve en sonunda hikâyenin diğer kahramanlarını da görmek, onların neyi nasıl yaşadığına şahit olmak… Hepsi bu filmde var ve çok eğlenceli. Bu anlamda filmin kurgusu da ayrıca övgüyü hak ediyor. Risk alan, kimsenin fark etmediği cesaretini kullanan kadın ve ailesi. Ekip kalabalık, bol diyaloglu, oyuncular da bulundukları yerleri sevmişler. Daha ne olsun!

Ortaya çıkan iş festival jürilerinin de gözünden kaçmadı. Filme dört farklı ödül geldi. En iyi senaryo Ziya Demirel ve Yusuf Tan Demirel; en iyi kadın oyuncu Esra Dermancıoğlu; en iyi yardımcı kadın oyuncu Çağdaş Ekin Şişman; en iyi yardımcı erkek oyuncu Özer Keçeci. Esra Dermancıoğlu, anne rolünde, yaptığı ve onu zora sokan şeyin farkında ama çaktırmamayı gayet doğal yansıtırken bir yandan da güldürüyor. Aslında film genelde bu tonda. Ayça Damgacı ise başka bir anne karakterini gene güldürerek veriyor ve film sonuna doğru izleyiciyi adamakıllı şaşırtıyor. Senaryo da, kurgu da, oyuncular da izlemeye değer kılıyor bu filmi.

Filmler arasından seçim yaparken en sevdiğim, hiç bilmediğim bir coğrafyada insanların nasıl yaşadığını, hangi olaylara gülüp hangilerine ağladığını, gündelik yaşamlarını görebileceğim filmler. Bir de hangi festivalde hangi ödülü aldığı da önemli. Bunlardan birisi bu yıl benim için Calle Málaga (Málaga Sokağı) idi. Film, Venedik ve Denver’da izleyici ödülünü almış. Bir de Mill Valley Dünya Sineması En Sevilen Film ödülü.

Yönetmeni Maryam Touzani, 2023 yılında festivalde gene Fas’ta geçen Mavi Kaftan isimli filmi ile yer almıştı. Maryam Touzani, Fas’ın kuzeyinde yer alan, İspanyolların yaşadığı Tangier’de doğmuş. Yönetmen filmini şöyle sunuyor: “Bu film, benim kendi anılarımla yeniden bağlanmam için duyduğum derin ihtiyaçtan doğdu; onları keşfetmek ve tekrar hayata geçirmek. İnanıyorum ki yarattıklarımız, yaşamın bizde bıraktığı izlerin yankısı. Ben doğduğumda İspanyol büyükannem Tangier’de annem ve babamla yaşıyordu. Diğer birçok İspanyol gibi küçük bir kız çocuğuyken oraya gitmişti ve ömrünü orada geçirdi. Bugün Tangier’de unutulmuş bir mezarlıkta yatıyor. O toprakları evi olarak seçmişti. Büyürken buradaki İspanyol cemaatini gözlemledim. İspanya’ya yerleşen çocukları onları anlamıyorlardı, büyükler de kendileriyle İspanya’ya gelsin istiyorlardı. Bu filmi yaparken yaş almanın değişik bir hâlini anlatmak istedim.”

Yönetmen, Málaga Sokağı’nın kahramanı María Ángeles aracılığıyla yaşlanmaya farklı bir gözle bakıyor. Yaşlı kadından beklenen davranışlar ama onun yaptıkları, ona karşı var olan önyargılar ama onun bu önyargıları nasıl kırdığı ve özgürce toplumsal bariyerlerin dışına çıkması. Yönetmen özgür yaş almaya inanıyor. “Değişik bir hikâye anlatmak istedim” diyor; değişik ve canlı, duygusal, hatta şehvetli, meydan okuyan. Bunu yaparken de köklerime, ilk filmimi çektiğim bu şehre döndüm diye de ekliyor.

María Ángeles’i Pedro Almodóvar filmlerinden tanıdığımız Carmen Maura canlandırıyor. Onun sevgilisini ise Ahmed Boulane oynuyor. Seksenine yaklaşan bu ikili, aşklarıyla, çıplak bedenlerinin birbirine dokunmasıyla, María’nın kızının kararlarına rağmen doğduğu topraklarda kalma ısrarıyla bize umudu hatırlattılar. Film bittiğinde yüzümde küçük bir gülümseme belirdi. Tıpkı Marmaray istasyonuna doğru yürürken karşıma çıkan minicik pembe beyaz çiçekleriyle bahar dallarını gördüğümde olduğu gibi.